Ben de İnsanım, Yoruluyorum: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Ayşe, çamaşırlar ütülendi mi?” O an sırtımdaki ağrıları hissetmek için bile vakit yoktu; elimde bir yandan emziği yıkayıp, ötekiyle bulgur pilavının taşmamasına çabaladığım o kış günüydü. Mutfaktan gelen düdüklü sesine, kapıda ağlayan Ela’nın iniltileri karışmıştı. Ama en gürültülü olan, eşim Erkan’ın umarsızca salonda televizyona göz gezdirip arada bana laflar atmasıydı. Ben susuyordum. Susmak, bazen yorulmak gibiydi; sabrım, zamanla ağrıyan bileklerim gibi yıpranıyordu.
Sabah altıda gözlerim kısık uyanırım. Mahmut ilkokul üçe gidiyor, Ela ise dört yaşında ve hala gece uyanınca annesini ister. Erkan sabah erkenden kalkar; gömleğini bulamazsa, bulamayışının suçlusu bellidir. “Ayşe! Şu gömleklerin neden hâlâ ütülenmedi? Ben işe gecikeceğim!” Mahmut masanın başında çantasını karıştırır, “Anne, sütüm nerede?” Ela ise banyoya gitmemek için mızmızlanır. Oysa ben, gece üçte ateşlenen çocuğun başında oturdum, sabah altıda ise kalkıp herkese kahvaltı hazırladım, bir yandan evin altını üstüne getiren bir temizlik yaptım.
Ben ne zaman işten çıkıp eve gelsem, Erkan kapıdan girip hemen doğru koltuğa otururdu. Kravatını gevşetir, uzanır, bazen telefonda maillerini kontrol eder bazen de televizyonda haber kanallarını dolaşırdı. Bir kere bile bana “Nasılsın, yoruldun mu?” diyen çıkmadı. Akşama doğru mutfağın köşesinde bir yığın bulaşık, masanın üstünde oyuncaklar, koridorda Ela’nın ayakkabısı, her yerde ben varım ve yalnızca ben uğraşıyorum. Erkan ise bütün bunları görmeye bile tenezzül etmez.
Akşam olduğunda Mahmut ödevini yapmazsa öğretmeni arar; “Ayşe Hanım, Mahmut bugün yine çalışmamış.” Ela’nın bezini değiştirme işi de yine bana kalır. Yemeğin tuzu fazla olursa, “Bu böyle yenmez,” denir. Pazara, markete, doktora, anaokulunun veli toplantısına hep ben gitmek zorundayım. Erkan’ın görevi sadece eve maaş getirmek midir? Benimkisi evin hem hizmetçisi hem de çalışanı olmak mı? Bir kadın, bir anne, bir çalışan… Aynı anda üç kişilik mi yaşamalı?
Bir gün, akşam yemeğinden sonra masanın üstünde duran bulaşık dağına baktım. Kolum kalkmıyor. Gözlerim yanıyor uykusuzluktan. Erkan, koltukta telefonunda, hiçbir şeyi umursamadan gülüyor. “Erkan,” dedim, sesim boğuk, “Şunları biraz sen yıkar mısın? Gerçekten tükendim, haftalardır neredeyse hiç dinlenemedim.” Kim bilir kaçıncı kez…
Erkan bana bakıp omzunu silkti. “Ayşe, ben bütün gün çalışıyorum, sabah sekizden akşama kadar koşturuyorum. Akşam da evde rahat etmek hakkım. Kadın dediğin de birazcık ev işini halledecek tabii. Herkesin görevi ayrı.” Bu cümle, ruhumda bir bıçak gibiydi. Ne zaman yardım istesem, “Ev işi kadın işidir” diyen bir duvara çarpıyorum. Ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum, ben de insanım!
O gece yatakta uzanırken, saat gece yarısını geçmişti. Erkan horul horul uyuyor, çocuklar ise yan odada sessiz. O an, içimde bir kalabalık, bir yalnızlık hissettim. Annemin bir sözü geldi aklıma: “Kadın olmak kolay değil evladım. Herkes senden mutlu, toplu, düzenli bir hayat bekler, kimse senin yorgunluğunu sormaz.” Annem de yıllarını bu düzenin çarkında harcamıştı; babam kahvede, o ise temizlikte, yemekte… Kendi çocukluğumda da annemin “Biraz yardım et şu kardeşine!” diye seslenişlerini hatırladım. Aradan geçen yıllar sadece rollerimi değil, yükümü de artırmıştı.
Bazen anneme gidiyorum, gözlerinde kendimden kaçtığım yaşanmışlıkları görüyorum. “Kızım, erkeklere sökmez bu işler,” diyor. “Ne yaparsan yap, evin yükü hep kadına kalır.” İçimdeki isyanla, “Ama anne, ben de insanım. Benim de sınırım var!” diyorum ama ona göre biz kızlar çok konuşmamalı, idare etmeliymişiz…
Geçen ay işyerinden eve geldikten sonra bir tartışmanın ortasında buldum kendimi. Mahmut o gün okulda kavga etmiş. Ela’nın ateşi çıkmış. İşimden izin alıp ikisini de eve getirdim. Erkan akşam geldi, bir öfke patlaması: “Çocuklara sahip çıkamıyorsun, ne biçim annesin! Oğlum kavga etmiş, kızın ateşi çıkmış. Sen çalışıp da ne oluyor, evi de idare edemiyorsun!” O cümleyle elim ayağım buz kesti. O an kendimden, anneliğimden, insanlığımdan utandım. Oysa hangimize, ne kadar yük binmişti gerçekten? Hangimiz bir an olsun nefes alıyorduk?
Bir gece dayanamadım, Ağladım… Sessiz, içten, usulca. Yastığım ıslandı ama ne gözyaşımı ne de yorgunluğumu anlatacak bir dilim yoktu. Erkan’ın uyuyan suretine bakıp fısıldadım: “Neden bana bir kerecik yardım etmiyorsun?” Onun kulağına bile gitmeyecek o sorunun yanıtını kendimden duymak bile ağrı verdi. Her gün aynı döngüde sabır taşım çatlayacak gibi; bir dokunsan gözyaşım akacak.
O kadar çok denedim ki… Erkan’la haftalar boyunca konuşup durdum. “Erkan, elimden gelen bu artık. Çocuklar da ev de senin, hayat sadece işten ibaret değil. Biz bir aileyiz,” diye. En fazla kafasını çevirip “Boşuna konuşma,” diyor. Oysa sesimi yükselttikçe çocukların gözleri büyüyor, onlar da annelerinin bir kenarda ağladığını görüyor. Evde her şey anneden bekleniyor. Başarısız olursam, suçlu ben. Eksiğim olursa, yine ben. Yorgunken, nafile bir umutla ayakta kalan da ben…
Bir gün sokağın başında komşum Meryem’i gördüm. “Ayşe, senin halin iyi değil, kaç gündür yorgunsun,” dedi. Yüzümdeki morlukları, ellerimdeki çatlakları saklayamazken, gözlerimin feri gitmişti. Belki o günlerin yorgunluğuyla, Meryem’in omzunda gözyaşı döktüm. “Her şey kadınlardan bekleniyor, ama biz de insanız. Erkan’a defalarca söyledim, nafile. Mahallede kimsenin umurunda değil. Ben susarak var olabiliyorum ancak.”
Tüm bu sürüklenilmiş hayatın içinde, bir gün Mahmut yanıma geldi. “Anne, neden hep sen yapıyorsun? Babam hiç yardım etmiyor sana,” dedi. O küçücük sesi, dünyanın en ağır cümlesi gibiydi. Çocuklar her şeyi görüyor, hissediyordu. Onun gözlerinde yorgunluğumu gördüm, geleceğin aynası gibi.
Bir annenin isyanı, bazen çocuklarına suskunluk olarak yansırmış. Benim çığlığım görünmezdi, belki de bu toplumda binlerce Ayşe’nin sesi gibi. Ama bu hikayede ben artık sadece eş, anne ya da hizmetçi olmaktan çıkmak istiyorum. Hayatımda ilk kez, sabahın erken saatlerinde aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum: “Peki, ben neyim? Kimim? Neden görünmeyen emekle var oluyorum? Ben de bir gün ‘fazlayım’ diye kenara atılan kadınlardan mı olacağım?”
Sizce, bir evliliğin, bir ailenin gerçekten eşit olması için ne yapılmalı? Bir kadının, bir annenin varlığı neden sadece sessiz emekle ölçülür?