Kaybolan Gençlik: Kırk Yaşımda Bir Yıkıntı

“Bir daha bana arama, anladın mı Sedef? Artık bu hikaye burada bitti.” Telin ucundaki Necati’nin sesi kırıcı, sertti. Cevap vermeye çalıştım ama boğazıma düğümlenen acı bir yumru izin vermedi. Elimdeki telefonu masaya bıraktım ve kendimi pencereden İstanbul’un karanlık caddelerine bakarken buldum. Yine yapan bendim, yine inanan bendim, seven… ve asla kazanan olamayan…

Başımı cama yasladım. Dışarıda çocuklar koşuşturuyor, anneler pazar poşetleriyle eve dönüyordu. İçimde susturamadığım, yıllardır birikmiş bir hıçkırık vardı. “Neden?” dedim kendi kendime. “Neden kimse bana ait olmadı? Ben neden kimsenin evi, yuvası, tek sevdiği olamadım?”

Dört yıl önceydi, kırk yaşıma iki adım kala, üniversite yıllarından beri ilk kez yeniden sevmeye hazır hissediyordum kendimi. Necati’yle iş nedeniyle kesişti yolumuz. Avukatlık ofisinde, bana ilk defa bir kadın olduğumu, değerli olduğumu hissettiren yine oydu. Ofise geldiği ilk gün takım elbisesiyle, kibar gülüşüyle bir yıldız gibi parlamıştı. Bütün kadınlar ona bakardı. Ama o bana özellikle ilgisini göstermişti. İlk başta karşı koysaydım, belki bu yaşadıklarımı şimdi yaşamazdım. Başta kendimden emin değildim, garip bir savunmasızlıkla ona tutunmaya başladım. İki ay sonra, onun da bana aşık olduğunu düşündüm. Sonra öğrendim ki evliymiş…

Beni bırakacağını söylediğinde, “Eşimle zaten hiçbir şeyimiz kalmadı, yıllardır içi boş bir evlilik sürdürüyoruz,” dedi. Ona inandım. Kendimi tekrar yirmili yaşlarımdaki gibi saf ve savunmasız hissettim. Annemi aradım bir akşam, “Anne, ben biriyle tanıştım” dedim. Hemen adını sordu, ailesini, geçmişini… Türk annesi işte, hemen araştırmaya koyuldu. Kafama kazınan itiraz o gün başladı annemin ağzından: “Evli bir erkekten, hele ki boşanma ihtimali bile olmayan aile babalarından kızım, uzak dur. Yazık edersin kendine.”

Annemin sesi, Necati’nin güven veren bakışlarına karşı kayboldu her defasında. Bana hep “Benim sana ihtiyacım var Sedef, ne olur bırakma beni,” derken sanki dünyadaki tek insan benmişim gibi hissediyordum. O anlarda dünya dursa, her şey susup sadece bizim nefesimiz kalsa isterdim. Ama bir gün ofiste hiç tanımadığım, gözleri dolu bir kadın geldi. Bana dosyaları bırakırken fısıltıyla sordu: “Necati Bey burada mı?” Gözümün içine baktı. İçimde sallanan koca bir boşluk hissettim. Kadının parmağında alyans vardı… Bir soğuk ter bastı, o da her şeyi anladı. Kendi eşiydi.

O gün işim bitti sandım. İçimdeki her umut kırıntısı öldü. “Uğrunda bir hayat yaktığın kadın buydu işte Sedef,” dedim. O gece anneme döndüm, ağlaya ağlaya yataktan kalkamadım. Annem sadece saçımı okşadı. “Her şeye rağmen yavrum, bunca yıldır senin evlat kokunu, gelinliğini, bir bebeğin ilk çığlığını duymak nasip olmadı bana. Sen istedin ki koşulsuz aşk bulasın. Ama baksana hiçbir şey eline kalmadı, bir avuç acıdan başka.”

Çocukluğumdan beri hep farklı olmaya çalıştım. Lise zamanında bütün kızlar gibi değilim sandım hep. Onlar ev, düzen, küçük şeylerin hayalini kurarken, ben özgürlük ve aşkla büyüyeceğime inanıyordum. Babam bana çok katı davranırdı; gece geç gelince, bir erkekle telefonda konuşunca dünyayı başıma yıkardı. İsmet’in, çocukluk arkadaşımın, bu kadar kapalı ve sessiz kalmamı sebebi oldu. Bir kere bile babamın sevgisini öylece hissetmedim. Annemin hep “sabret, zamanla her şey yoluna girer” sözleriyle avundum. Ama o sabrın sonu yalnızlıkmuş meğer…

İşyerinde herkes evli, çocuklu, bazıları bana “Çocukluğun var mı Sedef?” diye sorunca, içimde kırık bir gülümseme oluyor. Dışarıdan baktıklarında, işinde başarılı, kendi başına yeten bir kadın görüyorlar. Kimse, gece yatakta gözyaşı içinde geçmişi düşünerek kendini suçlayan bir Sedef olmadığımı bilmiyor. Bazen, sabahları erkenden kalkınca çocuk sesleriyle dolu bir evi özlüyorum. Kendi kurduğum güç illüzyonunu bazen aynada paramparça ederken buluyorum. “Gençlik dediğin neydi ki? Geçti mi, bir daha gelmeyecek? En azından güzel bir aşkım oldu mu?” diye kendime soruyorum her seferinde…

Komşum Gülseren, geçenlerde bana çocuklarının fotoğraflarını gösterdi. Yavaşça omzuma dokundu: “Sedef, bilmem yanlış olur mu ama, insanın bir çocuğu olunca hayatta bir dikili ağacı oluyor. Sen de hiç düşünmedin mi anneliği?” dedi. Düşünmez miyim? On yıl önce Ankara’da bir sağlık merkezine gidip, tek başıma çocuk sahibi olabilir miyim diye bile danıştım. Herkesin “kadın başına iş mi olur” dediği toplumda, yalnız bir kadın olarak çocuğun ağırlığını hissettim ve korkup vazgeçtim. Birisine sığınmak istedim, ama hiçbir erkek omzumda kalmak istemedi.

Babam artık yok, annem de yaşlandı. Ben ise, dört oda bir salon evimde eski albümlere bakarken, somurtuk fotoğraflarım, mezuniyetlerim, koca koca yalnız gecelerim arasında sıkışıp kaldım. Necati ise çoktan dönmüş, ailesiyle sözde mutlu. Bir sabah ona bir mesaj yazdım, sadece “Sence değdi mi bunca acıya?” diye… Cevap gelmedi. Dostlarım arada sosyal medyadan biriyle görüşmem için ısrar ediyor. Ama içimde öylesine bir güven kırıklığı var ki, kime âşık olsam, sonunda yine ben kaybedeceğim, biliyorum…

Bu satırları yazıyorum çünkü içimdeki yük boğuyor beni. Kimseye acındırmak istemem kendimi, ama başka kadınlar da bu yalanlara inanmadan önce düşünsünler istiyorum. Güzellik, başarı, para… Hepsi geçici bir illüzyon. Aile, çocuk, köklenmek… Hepsini kaybettim ben. Elimde kalan hayatıma, “Acaba, basit bir güveni, sahici bir sevgiyi neden kimse bana layık görmedi?” diye soruyorum. Siz söyleyin; bir kadın, kırk yaşında hayallerini, umutlarını, gençliğini nereye koyar, nereye gömer? Şimdi dönüp bakınca, sizce affedilmeye değer mi böyle bir yalnızlık ve cehalet?