Ben Bakıcı Değilim – Sınırlar, Aile ve Kendi Hayatım
“Nerede kaldın Neriman? Suzan Hanım seni sordu, odasında fenalaştı yine…” Kayınvalidemin odasından fısıltı gibi gelen bu cümleyle gözümü açtım güne. Geceden doğru düzgün bir saat uyuyamamış, sabah namazından sonra yeniden başımı yastığa koyma şansı bile bulamamıştım. Ama sanırım bu evin hiçbir köşesi bana ait değildi artık; ne zaman başımı koysam, ya bir çay bardağına çarptığım ses, ya da çalan telefonun tiz titreşimi uykumu bölerdi. Bir tek herkesin gözünde, işte o yatak odasında hemşire, hem kahya, hem de gelin kimliğimle her an hazır ve nazır olmam bekleniyordu.
Belki bütün bunlar, Suzan Hanım hastalanınca başlamış değildi… Ama kesin olarak o gün, doktorun “Artık yataktan kalkması mümkün değil hanımefendi, yoğun bakımı evde kurmanız gerek,” dediği o öğleden sonra başlamıştı. Kocam Serdar ve kayınbiraderim Hüsnü, suskunlukla gözlerini kaçırırlarken, ben yutkunuyordum. O an, içimdeki bir ses, sanki bu ailenin yükünü omuzlarıma bırakan görünmez bir taş yerleştiriyor gibiydi. Kayınvalidemin odasından yükselen öksürük sesleri, evde yayıldıkça ben de duvarlara çarpa çarpa eziliyordum sanki.
Uzun zamandır iş yerinde düşündüğüm projelerden, mahalledeki arkadaş toplantılarından ya da kızım Ece’nin bana okumak için getirdiği hikaye kitaplarından uzaklaştım. Evde zamanın akışı tuhaf bir şekilde yavaşladı; herkesin gözü üzerimdeydi. Serdar ilk birkaç hafta yardım etmeye çalışmıştı ama ofis saatlerinin uzaması bahanesiyle kısa süre sonra sabah çıkıp akşam yorgun dönmeye başladı. Hüsnü ise annesini görmeye haftada bir yarım saat uğruyor, bana ise “Neriman abla, sen iyi bakıyorsun vallahi, ellerine sağlık, çok güzel olmuş yemekler,” gibi kuru teşekkürlerden başka bir şey vermiyordu.
Her akşam, mutfakta sessizce bulaşıkları dizerken içimde büyüyen bir kırgınlık vardı. O gün, bulaşık makinesini kapatırken Ece yanımda belirdi, “Anne, neden bu kadar üzgünsün? Sana yardım edeyim mi?” dedi küçük gözlerinde endişeyle. O an, ona sarılıp ağlamak istedim ama sesim boğazımda düğümlendi: “Biraz yorgunum kızım, geçer…”
Geceleri uyuyamaz oldum. Kayınvalidemin çığlığıyla uyanmak adet haline gelmişti. Bazen odasına girdiğimde bana bakmadan, “Neden annesinin yanına bakıcı bakmamışlar senin? O kadından sana ne hayır gelirdi?” diyordu. İncindim. Sanki ben sadece onun hizmetkarıydım; kimse olarak, yalnızca ihtiyaçları karşılayacak bir makine.
Gün geçtikçe annemle telefonda konuşurken birkaç kere sustum; onun sesi bile uzaklaştı. Söyleyemedim, “Anne, dayanacak gücüm kalmadı, içim eriyor,” diyemedim. Sanki şikayet edince hem ayıp, hem de bu büyük ailenin yükünü kaldırmayan bir bencil olacaktım.
Bir gün mutfakta, Serdar’la tartışmamız patlak verdi. Evin halini ve üstümdeki baskıyı anlattım. “Suzan Hanım benim annem değil, ona çok saygım var ama ben de annemin kızıyım. Benim hayatım, benliğim, hislerim var!” dedim nefes nefese. Serdar ise bir elini masaya vurdu: “Ama herkes senden razı Neriman. Annem sensiz daha kötü olur, başka kime güvenelim?”
Kime güvenelim? Ben kime güveneyim Serdar? O gece hiç uyumadım ve içimdeki yankılar sustuğunda bile başımı yastığa koyamadım. Tavanda dönen rüzgar pervanesinin sesiyle birlikte gözyaşlarım aktı. Ertesi gün, Hüsnü aradı, “Bir şeye ihtiyacın varsa söyle Neriman abla,” dedi. İçimden, “Sen gelsen bir gece burada kalsan, işin zorluğunu bir görsen ya…” demek geldi, diyemedim. Sustum.
Yalnızlık kafama balyoz gibi iniyordu. Akşam arkadaşlarım aradı, çıkmak ister misin diye sordular; konuşmayı kısa kestim, çünkü “Ben gelemem, evde işlerim var,” dedim utana sıkıla. Artık ben sadece, bir başka hastanın günbegün solan gölgesi, evin ortasında görünmez bir hayalet haline gelmiştim.
Aylar geçti ve Suzan Hanım’ın rahatsızlığı derinleşti. Bir seferinde, gece yarısı Ece’yi korkuyla ağlarken odasında buldum. “Anne, seni kaybedecek miyiz? Hep anneannem gibi üzgün olacaksın diye korkuyorum,” dedi. İşte o an, kızımın gözlerinin içindeki korkuyu gördüm ve kendi kayboluşumun, sadece bana değil, aileme de zarar verdiğini anladım.
Kendimi çaresiz hissettiğim bir günde, anneme gittim. Oturdum, ağladım. Annem kollarına aldı, “Kızım, herkesin bir sınırı var. Sen hem annenin, hem de başkalarının annesisin. Kendi hayatını unutursan, kimse sana sen olmayı geri vermez,” dedi. Annemin sözlerinde bir çıkış var gibiydi… Evime döndüğümde, boş odada uzandım, pencereden içer giren ay ışığına bakıp kendi varlığımı hatırlamaya çalıştım.
Birkaç gün sonra Serdar ve Hüsnü ile ciddi bir konuşma başlattım. Masaya oturdum, ellerimi sıktım, “Bundan sonra bakıcı çağıracağız. Bu yükü tek başıma daha fazla taşıyamam. Şimdiye kadar sessizdim ama artık kendi hayatımdan vazgeçmek istemiyorum,” dedim. Evin içinde bir fırtına koptu. Kayınbiraderim başta itiraz etti, “Annemize yabancı birini alırsak ne olacak!” diye bağırdı. Göz göze geldik, “O zaman sen kal burada, yükü sen taşı. Benim de bir hayatım var,” dedim kararlı bir şekilde. Serdar ise ilk defa suskun kaldı. O sessizliği hiç unutmayacağım.
Bakıcı ayarlandığında evin içinde bir başka düzen kuruldu. Suzan Hanım, başta çok tepkiliydi, bana dargın bakıyordu. Fakat birkaç hafta içinde hem onun sağlığı, hem de benim psikolojim toparlanmaya başladı. Artık Ece’yle park gezilerimiz geri geldi. Dostlarımla çay içip sohbet ettiğim günler tekrar başladı. Varlığım, yeniden varlık kazandı.
Şimdi evde akşam yemeklerinde kendi sesimi daha net duyuyorum. Kocamla hâlâ zaman zaman tartışsak da, kendi sınırlarımı korumanın ve benliğimi sahiplenmenin bir utanç olmadığını öğrendim. Belki toplum bize kadın olarak hep “fedakar olmak” zorundaymışız gibi davransa da, bazen kendi değerimize sahip çıkmak en büyük fedakarlık oluyor.
Peki, sizce bencil olmak mıydı yaptığım? Yoksa sonunda kendime sahip çıkmak mıydı asıl cesaret? Siz bu durumda ne yapardınız?