Bir Kadın Olmadan Da Düzgün Büyünür mü? – Günlüğümden Bir Kesit

“Gidersen bir daha gelme!” Benim değil, eşimin, Gökhan’ın sesiyle yankılandı ev. Bir akşamüstüydü. Avizenin sarı ışığında oturma odası darmadağın, Baran odasına kapanmış, kapısının altından ışık sızıyor. O an belleğimden hiç silinmedi. En başından anlatmam gerekirse; Gökhan’la tanıştığımda hayatımda her şey paramparçaydı. Onunki de öyle. İlk buluşmamız Cihangir’de bir kafede oldu, konu dönüp dolaşıp hep Baran’a geliyordu, ama ona bir anne bulmaya çalışıyormuş gibi bakmıyordu bana. Zeynep. Ben. Üvey anne olmama sadece imza eksikti.

İlk başta Baran bana mesafeliydi. Her sabah kahvaltısında, kahvaltı sofrasının köşesinde suratı asık oturur, bana arada gözünün ucuyla bakar, Gökhan’a yanaşmazdı. Kendisini sanki evin içindeki hayali duvara yaslamış, sessiz bir direnişin içindeydi. Annesi Habibe, onları soğuk bir Şubat gecesi, dışarıya kar yağarken, hiçbir not bırakmadan terk etmiş. Yıllardır anlatılan, ama asla tam olarak konuşulmayan bir travma gibi. Gökhan’ın annesi rahmetli Emine teyze, “Kadın dediğin biraz sabır taşır cancağızım” dediği zamanlardan başka tesellim yoktu.

Bir gün mutfakta elma dilimlerken Baran geldi: “Babam neden ağlıyor?” Bıçak elimde durakladım, ‘çocuklar anlamaz’ efsanesine lanet ettim. Ona sarılmak istedim ama yabancıydık. “Baban bazen üzülür, ama bu da geçecek” dedim. O günden sonra, Baran’ın gözlerinde bir acıma değil, merak parladı. İnsan üzülmeye de merak edebilirmiş meğer.

Hayat günbegün bir rutine girdi: İşten dönüyorum, koşarak yemek yapıyorum, Baran’a yardımcı oluyorum… Arada kaynayan bir minnet, bir de sitem. Alttan alta Gökhan’ın iş yükü, geceleri telefonu yüzüne kapatıp yastığa yüzünü gömmeleri. Evde ne zaman huzur olacak diye neredeyse dua eder hale gelmiştim. Bir akşam, Baran salonda yere kağıtları yaymış bir şeyler çiziyordu. Yanına eğildim: “Ne çiziyorsun?” “Bir aile,” dedi. “Ben, babam, sen… Annem yok.” Yutkundum.

“Ben de bazen kendimi ailede bulamıyorum, Baran. Ama birlikte daha güçlü olacağız,” dedim. O an bana baktı. Gözleri açık, ama asıl görmek istediği bir çerçevenin içinde değildim. Baran hep bir ‘anne’ tanımıyla aradı başını, ama bendeki annelik formülleri yetersizdi.

Zaman geçtikçe okul sorunları başladı. Öğretmeni Zehra Hanım “Baran son zamanlar çok içine kapandı, erkek çocuklar duygularını böyle bastırıyor,” dediğinde, içimde bir huzursuzluk büyüdü. Belki de annesinin yokluğu, belki de ben ne yapsam eksik kalırdım. Kayınvalidem “Kızım, kadın olmayınca bu evde erkek başına huzur olmaz” derdi; oysa huzur neydi, tarifini kim biliyordu ki?

Bir gün, annemin evine gittiğimde kendi çocukluğumu düşündüm. Annem çalışmaya gidince ben de evde yalnız kalırdım. Kadının varlığı da yokluğu da insanın üstünde bir yük gibi. O gece, Baran’ın yanına kitap okumaya gittim. Işık loş, Baran sessiz. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordum. “Güçlü olmak istiyorum. Ama annem olmadan da güçlü olunur mu?” O an içimden bir şey koptu. Gözyaşlarımı saklamadan, “Olunur Baran, yeter ki inan,” diyebildim.

Bir gece Gökhan’la tartıştık. “Sen annesi değilsin, anlamıyorsun!” diye bağırdı. Sanki orada bir anda bütün üvey anneler adına yargılandım. “Belki anne değilim Gökhan, ama ben de elimden geleni yapıyorum. Kadın olmak, anne olmak dışında da hayatı öğretmektir belki bu çocuğa!” dedim. Kapıyı çarptı. Baran ise bu tartışmanın ucundan bir kelime kapmış gibi yatakta sıkılmış yorganının altında, gözleri kocaman bana bakıyordu.

O gün anladım, bu evde eksik olan tek şey bir ‘kadın’ değildi, eksik olan huzur, sevgi ve güven ortamıydı. Kadının tarifini, eksikliğini ya da fazlalığını çocuklardan çok biz büyükler büyütüyorduk. Baran bana, kendi varlığımın bile toplumda ne kadar şartlara bağlı olduğuna dair sürekli yeni sorular sordurdu. Kadın olmak, hele üvey anne olmak… Sanki her an yanlış bir şey yapmaya mahkummuşsun gibi bir his.

Bir yaz günü, Baran bisikletten düşüp dizini kanattı. Ben peçeteyle kanı silerken, “Üzülme, ağlamak güçsüzlük değildir,” dedim. Gözlerinin içindeki o yumuşama, içime dokundu. Hayatımda ilk kez, bana minnetle sarıldı. O anda hissettim: Bir çocuğun güçlü olması için illa ki biyolojik annenin olması gerekmiyordu; sevgiyle, sabırla, iki duvar arasında bile büyüyebiliyordu hayat.

Yıllar geçti. Baran büyüdü, üniversiteyi kazandı. Beni aradı, “Zeynep abla, ‘anne’ demek isterim ama annemle olan bağıma saygını biliyorum. Hayatımda iyi ki varsın.” Nasıl bir mutluluktur, anlatamam. Kendi aile çatışmam, onun mutluluğu karşısında minik bir çizik gibi kaldı.

Şimdi Baran’a ve bana düşen, aile olmanın ne anlama geldiğini, kadın ya da erkek tanımına gerek kalmadan da yaşayacak cesareti göstermek. Ben de soruyorum size: Sizce “aile” olmak için illaki herkesin tanımını mı doldurmak gerekir? Yoksa sevgimiz ve çabamız yeterli midir?