Aşkın Yaşla Sınandığı Günler: Halime’nin Hikayesi

“Sen ne yaptığını sanıyorsun Halime?” Babamın sesi, evin daracık koridorunda yankılanırken ellerim titriyordu. Annem ellerimi sıkı sıkı tutmuş, “Kızım yapma, bizim başımızı yakma,” diye fısıldıyordu ağlamaklı bir sesle. Oysa ben, avucumda Onur’un ellerinin sıcaklığını hâlâ hissediyordum. Ondan yirmi yedi yaş büyük olabilirdi ama bir bakışıyla, bir sözüyle, yıllardır bana kimseye güvenemediğim o huzuru vermişti. “Aşk bu,” dedim içimden, “aşk sadece yaşta mı gizli?”

O günü hiç unutamam. Mutfağın köşesine sinip başımı dizlerimin üstüne çekmiştim. Kardeşim Serhat sinirle mutfağın kapısını vurup çıkınca, annem iç çekerek yanımda kalmıştı. “Halime,” dedi, “bu kasabada adımız çıkarsa… Ben yüzümü nasıl sokağa dökeyim?” Yutkunmakta zorlandım. Annemle yüz yüze gelmemek için pencereden dışarı, avludaki ceviz ağacının dallarına baktım. “Anne,” dedim sessizce, “ben Onur’u seviyorum. Onun yanında huzur buluyorum. Duyduğum hiçbir şey, içinde olduğum bu his kadar gerçek gelmiyor. Kaç kişi gerçekten sevdiğiyle evlenebiliyor ki?”

Ama ailem haklı mıydı? Ya ben yanılıyorsam, bir gün Onur’un geçmişinden, çocuklarını büyütmüş olmasından, yıllarca başka bir kadınla paylaşmış olmasından pişman olursam? Bu sorular beynimi kemirirken, kasabanın sokaklarında adım attıkça hissettiğim bakışlar sanki ağırlık yapıyordu sırtımda. Bakkaldaki Hatice Abla’nın fısıltıları, kuafördeki genç kızların gülüşmeleri her geçen gün iliklerime kadar işliyordu.

Bir gün Onur’un elini tutup sahilde yürürken, “Biliyor musun,” dedim, “insanların bakışları bazen bir bıçak gibi saplanıyor.” Güldü, alnıma bir öpücük kondurdu. “Bakışlar geçer, Halime. Biz kalırız. Yeter ki sen yanımda ol.” O an ona inandım. O an direncim yeniden büyüdü. Ama eve döndüğümde babamın masaya vurduğu yumruk sesiyle irkilmeye devam ettim.

Oysa Onur’un bilgeliğinde huzur vardı. Hayat hikayesi belki yorgun ama gözlerinin içi hep pırıl pırıldı. Bir gece evimizin balkonunda yıldızlara bakarken, “Sen de pişmansın, değil mi?” diye sordum. Bir an sustu. “Pişmanlık mı? Geç kalan zamana pişmanım, Halime. Keşke seni daha önce tanısaydım. Ama sana kavuştuğum için her şeye değer.”

Ailemle Onur’u tanıştırmak, bambaşka bir felaketin başlangıcı oldu. Babamı ikna etmek imkansız gibiydi. Babam, “Kızım, senin yaşındaki adamların çocukları olur, torunları olur… Onun geçmişi zaten ağır. Sen niye böyle bir yük alıyorsun sırtına?” diye bağırıyordu. Annem, gözyaşlarını saklamadan, “O adam seni bir gün bırakırsa yanında biz de olmayız, haberin olsun!” dedi. Herkes kendi acısına gömülmüştü. Ben ise tarifsiz bir yalnızlıkla ateşin tam ortasında kaldım.

Onur’a her defasında güçlü durmaya çalıştım ama geceleri yorganın altında sessizce gözyaşı döktüm. O kadar yalnız hissediyordum ki… Kasabanın daracık sokaklarında Onur’la adım attığımda arkamızdan edilen laflar, ailemin yüzüme karşı söylediği ağır sözler… Her adımda ruhum biraz daha eziliyordu. Bir gün Onur bana, “İstersen bu kasabadan gidelim Halime,” dedi. İçimde bir huzur belirdi. Ama annem ve babam? Kardeşim Serhat? Onları arkamda bırakabilir miydim? “Seninle her yere giderim ama burada, kendi toprağımda, insanlar biraz olsun sevgimize inanmayı başaramayacak mı?” dedim.

Nikah günü yaklaştıkça kasabadan yükselen fısıltılar arttı. “Bak bu, kendinden yaşlıyla evlenen Halime,” diye konuşuyorlardı aralarında. Nikah salonunda annem, bana sarılıp uzun uzun ağladı. Babam salona gelmedi. Gözlerim her anda aradı, ama boş sandalye hep önümde durdu. “Her şeye rağmen seviyorum seni baba,” dedim içimden. Onur elimi tuttu. “Artık ailemiz biziz,” dedi.

Evlendikten sonra zorluklar bitmedi elbet. Sabahları uyanıp mutfakta kahvaltı hazırlarken, bazen Onur’u izlerken “Acaba yakın bir gelecekte yalnız mı kalırım?” diye düşünmeden edemiyordum. Onur’un bir önceki evliliğinden iki kızı vardı. İlk başta bana karşı mesafeliydiler. Özellikle büyük olanı, Elif, beni hiçbir şekilde kabullenmek istemiyordu. Bir bayram sabahı geldiğinde, sofrada bir tabak fazla koyunca, “Ben annemin yerine kimseyi koymam,” dedi. İçim acıdı, gözlerim doldu ama anlayışla gülümsedim. “Ben kimsenin yerini almak için gelmedim, Elif. Sadece bu aileye barış getirmeye çalışıyorum,” dedim. Yıllar geçtikçe, Elif de bana içini açtı, ama o ilk yıllar sanki bir ömür sürmüştü.

Kasabaya alışmak sandığımdan zor oldu. Hiçbir yere çağrılmıyordum; yalnızlığımla, Onur’un sevgisine tutunuyordum. Yalnızlık bazen fırtına gibi içime çöküyordu. Ama sokakta bile bana düşman gibi bakan gözlerin arasında Onur’un elini sımsıkı tutunca kendimi güçlü hissediyordum. “İyi ki varsın,” dedi bir gün Onur, “Seninle yeniden genç oldum.” O an onun gözündeki minnettarlığı görünce her şeye değdiğine karar verdim.

Ailemle ilişkimiz zamanla yumuşamaya başladı. Annem bir gün sessizce kapıyı çaldı, elinde bir tabak dolma. “Kızım, sana kırgınım ama sensiz de yaşanmaz,” dedi. Onun sesiyle hıçkırıklarımı tutamadım. Babam ise aylar sonra beni yolda görünce başını eğmiş, sonra zorla da olsa, “Mutluysan başka şeye gerek yok,” demişti. O günden sonra soğukluk azalmaya başladı. Kardeşim Serhat bir gün arayıp, “Biliyor musun, seni eskisinden daha güçlü gördüm,” dedi. İşte o an, tüm kasabaya direnmiş olmanın ve hayatta kendi seçimlerimi yapmanın onurunu hissettim.

Yine de bazen uyuyacağım sırada tavanı izleyip tek başıma kalıyorum. “Bir gün gerçekten yalnız kalırsam, aşk bana yeter mi?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Onur uyurken saçlarındaki gri telleri sayıyorum. Onun varlığına minnet duyuyorum. Kasabada herkes susup hayatına döndüğünde, bir kadının mutluluğu uğruna nelere katlandığını, hangi acıların üstesinden geldiğini yalnızca yaşayan bilir.

Bazen düşünüyorum da, gerçekten kimin ne dediği önemli mi? Belki de hayat, başkalarının değil, kendi kalbimizin cesaretini dinleyerek anlamlı oluyor. Siz olsanız, aşkınız için bütün dünyayı karşınıza alır mıydınız?