Kritik Bir Kaynananın Gölgesinde: Hayaller, Sabır ve Bir Evlilik

“Ayşe, o elbisen sana hiç yakışmamış; sakın bana darılma ama insan evinde de biraz özenli giyinir, değil mi?” Hiçbir sabaha öylece kalkıp güne başlayamıyorum. Gözümü açtığımda bana bakan ilk gözler, kayınvalidem Fatma Hanım’ın sorgulayan, eleştiren gözleri oluyor. Sabahları kahvaltı masasına oturduğumda, kaç dilim ekmek yesem, çayı şekerli içsem, hatta peynirin ucundan kopardığım lokmada bile bir hata buluyor. O küçük eski evde, Gaziemir’in kenar mahallesinde, üç yıldır süren ‘geçici misafirlik’ bende bir ömür gibi iz bıraktı.

Her şey ben, Cem ile o büyük hayallerle evlenene kadar güzeldi. O zamanki heyecanımızı düşününce gözlerim doluyor. Düğünümüzden iki ay sonra, Cem’in iş yeri küçülünce planlar değişti. “Bir süre annemde kalsak, kira ödemeyiz, hem birikim yaparız, borcu da rahat rahat öderiz,” dediğinde kabul etmiştim. Başta Fatma Hanım da iyi niyetliydi, her fırsatta bizden yana görünüyordu. Ama zaman ilerledikçe, evde çocuk gibi hissetmem, kendi düzenimi kuramamak, en kötüsü de annemin yıllardır bastırdığı yalnızlığın ve hayal kırıklıklarının patlamaları bana patlayınca bir girdabın ortasında buldum kendimi.

Bir gün salona bir misafirliğe çağrılmış gibi çekingence girdim. Kayınvalidem koltuğa yayılmış, diziye gömülmüş gibiydi ama kulağı bende. Sessizce içeri girdim, ceketimi asar asmaz dönüp, “Ayşe, geçen gün gelen komşu kadın senin perdelerin için ‘Biraz daha ince olsaymış, güneş odaya girebilecekmiş’ dedi. Ben de içimden dedim ki, yeni gelin, ne bilsin ki…” deyince boğazım düğümlendi. “Haklısınız teyze, en kısa zamanda perdeyi değiştiririm,” dedim mahçupça. O an canım her şeyi bırakıp dışarı fırlamak, bağırmak; “Bırakın, biraz da ben karar vereyim!” diye isyan etmek istedim.

Cem işten geç geliyor, yorgun, bıkkın. Akşam yemeklerinde masada bir garip bir hava; bir yanda ben, bir yanda Fatma Hanım’ın hiç susmayan eleştirileri. “Kızım, pilavı çok yağlı yapmışsın, Cem bu kadar yağı kaldıramaz.” Ve Cem hep aramıza sıkışıyor. Bir yandan bana bakıyor, “Boşver küçüğüm, annem işte…” diyor, bir yandan annesine karşı kırılmak istemiyor. Ama her gün biraz daha kopuyorum, uzaklaşıyorum kendimden, hayallerimizden. Evde yemek yemeye üşeniyor, iş çıkışı sokaklarda oyalanıyor, ya da gerekçe bulup annemin evine kaçıyorum. Bir süreliğine her şeyden uzaklaşmak belki rahatlatır diye umuyorum ama her döndüğümde aynı bakışlar, aynı huzursuzluk.

En büyük tartışmamız Cem’in doğum gününde oldu. Akşam için mercimek köftesi ve pastane usulü pasta hazırlamıştım. Her şey hazır, Cem gelmek üzereyken Fatma Hanım mutfağa girdi. Böylesi anlarda hiç sabrım kalmıyor. “Kızım, yağ sıçramış ocağa, biri de temizlese hiç fena olmayacak… Nerede o becerikli gelinler, hani bize yeni gelinler el bebek gül bebek davranırdı, senin elin yüzün hiç bunu göstermiyor.” O an pasta bıçağını bıraktım, içimdeki sitemi söyleyemediğim için boğulacak gibi oldum. Ama sadece, “Tamam anne, birazdan silerim,” dedim; ne Cem’in önünde kavga çıkarmak istedim, ne de dertlerimi açığa dökmek.

Bazen akşamüzeri balkona çıkıp kendimi sorguluyorum. Cem’in başı öne eğik, “Sabrımızı tüketiyorlar küçük hanım, az kaldı… Evimizi alınca her şey değişecek,” diyor. Ama ben güvenmiyorum o az kala sözüne artık. Üç yıl geçti, daha kaç yıl sürecek? Arkadaş toplantısında Nevin, “Ayşe, kendi evin olmadan, annenle oturmak, insanı öldürür… Hem kayınvalideyle aynı çatı, her zaman ateşle barut,” derken derinden hak veriyorum. Ama alternatifim de yok. Borç büyük, kiraya çıkmaya gücümüz yok. O daracık evde her köşede başka bir hatırlatıcı, başka bir bekleyiş.

Bir gün Cem, bankadan çıkıp eve geldi. Yorgun ve buruktu. Yine kredi ödeme günü, ay sonu yaklaşıyor, ‘Şu eşyaları şimdilik almasak mı?’ diye düşünüyoruz. O gün birden patladım. Yağmur yağıyor, evde bir buhar var. “Bana bak Cem, ben daha ne kadar dayanacağım annenin ince ince laf sokmalarına? Neden hiç müdahale etmiyorsun? İkimiz bir ev olamadık ki… Hep annenin gölgesindeyiz!” dedim. Cem, gözleri dolarak koltuğa oturdu; “Elim kolum bağlı, Ayşe… Ne yapabilirim? Borç, ev, iş, anne…” Bir an sustuk, sadece yağmurun sesi kaldı.

O gece başımı yastığa koyduğumda, geçmişle, gelecekle hesaplaşıyordum. Annem gibi olma korkusu… Kendi annem de babamı erken kaybetmiş, ben üniversite yıllarında çalıştım, okudum. Her zaman ayakta durmayı, hayaller kurmayı sevdim. Ama şimdi, yıllarca kurduğum aile hayalinin bir kadının gölgesinde küçük parçalara bölünmesini izliyorum. Kendi evimde mutfağım olmalıydı. Çiçekli tül perdeyi ben seçmeliydim. Her şeyiyle kendi hayatımız olmalıydı. Ama şimdi yemekleri bile annemin tarifine uydurmaya çalışıyorum. Çünkü evin havası ona göre değişiyor; ona göre yemek güzel olursa sanki Cem’le daha az tartışıyoruz.

Bir pazar günü hep birlikte kahvaltıdaydık. Fatma Hanım sofrada, anneliği, gelinliği, kadınlığı sorgulayan bir sohbet açtı: “Bizim zamanımızda kadın dediğin sabırlı olurdu, şimdi herkesin dili bir karış. Evin kadını, evin düzenidir Ayşe. Ne zaman anne olacaksınız? Bak, komşunun kızı evlendi, hemen torun sevdasına düştü annesi…” Yuttum, boğazıma dizildi lokmalar. Oysa çocuk yapmayı aklımızdan bile geçiremiyoruz; bu ortamda bir minicik nefese nasıl yer açabiliriz ki? Cem masada başını önüne eğdi. Ben ise ablamın evine gitmek için bahane uydurup çıktım. Otobüste ağladım. Milas’tan İstanbul’a taşındığımda, hayallerim bir kutuya sığmazdı; şimdi ise bütün duygularım, umutlarım bir kutuya sığacak kadar küçük. Belki de kendimi en çok orada, başka birinin evinde yalnız hissettiğimde kaybettim.

Geçen akşam yatakta yine dönerken Cem’e fısıldadım: “Bir gün kendi evimiz olursa, kendi perdemi seçeceğim, kendi soframı kuracağım. Annenin sözlerinden korkmayacağım. En çok bunu istiyorum.” Cem gözlerimin içine baktı, “Ne zaman gülersin Ayşe?” dedi. Bu, “Her şey güzel olacak, sabret,” diyenlerin boş vaatlerinden daha çok canımı acıttı. Bilmiyorum, dedim… Daha ne kadar sabredeceğim?

Belki de asıl sorun ev, borç, kayınvalide değil… Asıl sorun kendi kimliğimi, mutluluğumu unutmamda, kendimi beklememekte. Hiçbir kadın böyle hissetmeli mi? Bir genç çift, sadece yeni bir ev değil, huzur ve sınır da arıyor. Şimdi size soruyorum: Sizce, bu çarkı kırmak, kendi mutluluğum için dayanmak mı; yoksa konuşup her şeyi göze alıp yeni bir yol çizmek mi gerek? Benimkisi yalnızca evin içinde değil, içimde de savaş. Siz olsanız ne yapardınız?