Her Şeyin Sessizce Bittiği O Gün

“Anne, lütfen gitme!” diye bağırdım ama sesim boğazımda düğümlendi, dudaklarım arasından sadece bir fısıltı çıktı. Annem ise gözlerime bakmadan, valizini kapının önüne koydu. O an, evdeki her şeyin anlamını yitirdiğini hissettim. Babam iki yıl önce bir gece ansızın gitmişti; arkasında ne bir not, ne bir iz bırakmıştı. O günden beri annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. Şimdi ise o duvar tamamen yıkıldı ve ben, enkazın altında kaldım.

Ayaklarım çıplak, eski taburede oturuyorum. Üzerimde yıpranmış bir tişört, dizleri aşınmış bir kot pantolon var. Elimdeki çayın tadı çoktan kaçmış, soğumuş. Annem kapıyı iki kez kilitledi. O ses, sanki kalbime çakılan bir çivi gibi yankılandı evin içinde. Bir an, geri dönecek sandım. Belki de son bir kez arkasına bakacak, bana sarılacak… Ama hayır. O, sessizce gitti. Ardında sadece bir diş fırçası, birkaç eski fotoğraf ve içimde tarifsiz bir boşluk bıraktı.

Evdeki sessizlik, kulaklarımı sağır ediyor. Pencereden dışarı bakıyorum; sokakta çocuklar top oynuyor, komşu kadınlar dedikodu yapıyor. Herkesin hayatı devam ediyor, benimki ise sanki burada, bu eski taburede donup kaldı. Annemle son konuşmamız aklıma geliyor:

— “Yusuf, ben artık dayanamıyorum. Bu ev, bu şehir, bu hayat… Her şey üstüme geliyor.”
— “Anne, birlikte atlatırız. Ne olur bırakma beni.”
— “Sen güçlüsün oğlum. Benim artık gücüm kalmadı.”

O an, annemin gözlerinde yılların yorgunluğunu, umutsuzluğunu gördüm. Ama yine de gitmesini istemedim. Çünkü o giderse, ben kim olacaktım? Babamın yokluğunda annemle birbirimize tutunmuştuk. Şimdi ise, tutunacak kimsem kalmadı.

Bir süre öylece oturdum. Zaman kavramını yitirdim. Sonra, mutfağa gidip dolabı açtım. İçeride sadece bir parça bayat ekmek, biraz peynir ve bir kutu çay vardı. Annem giderken alışveriş bile yapmamıştı. Karnım açtı ama boğazımdan bir lokma geçmiyordu. O an, annemin bana bıraktığı notu fark ettim. Masanın üzerinde, eski bir defterin sayfasına yazılmış birkaç satır:

“Yusuf’um, affet beni. Sana iyi bir anne olamadım. Hayatın yükü beni ezdi. Senin için güçlü olmaya çalıştım ama artık dayanamıyorum. Kendine iyi bak. Seni çok seviyorum.”

Gözyaşlarım deftere damladı. Annemi suçlayamıyordum. O da benim kadar yalnız ve çaresizdi. Ama yine de, neden beni bırakıp gittiğini anlamıyordum. İnsan annesini kaybedince, çocukluğunu da kaybediyor. O an, büyüdüğümü hissettim. Ama bu büyümek, hiç istemediğim bir şeydi.

Telefonum çaldı. Ekranda “Hülya Teyze” yazıyordu. Annemin en yakın arkadaşı. Açmaya korktum. Belki de annem ona da veda etmiştir. Belki de bana sahip çıkmak isteyecektir. Ama istemiyordum. Kimseye muhtaç olmak istemiyordum. Yine de açtım:

— “Yusuf, anneni gördün mü? Beni aradı, çok üzgündü. Sana iyi bakmamı istedi.”
— “Gitti Hülya Teyze. Beni de bıraktı.”
— “Ah yavrum… İstersen gel bizde kal. Yalnız kalma.”
— “Teşekkür ederim ama biraz yalnız kalmam lazım.”

Telefonu kapattım. O an, yalnızlığın ne kadar ağır bir yük olduğunu anladım. Evde dolaştım, annemin odasına girdim. Dolabında hala kokusu vardı. Yastığına sarıldım, çocukluğumun güvenli limanını aradım. Ama o liman artık yoktu.

Gece oldu. Sokak lambasının ışığı pencereden içeri süzülüyordu. Uyuyamadım. Annemin bana anlattığı masalları hatırladım. Küçükken, her gece başımı dizine koyar, onun sesiyle uykuya dalardım. Şimdi ise, o ses sadece bir hatıra.

Ertesi sabah, okula gitmek için hazırlandım. Ama aynada kendime bakınca, gözlerimdeki kırgınlığı, yüzümdeki yorgunluğu gördüm. Okulda kimseye bir şey belli etmemeye çalıştım. Arkadaşlarım şakalaşıyor, öğretmenler ders anlatıyordu. Ama ben, başka bir dünyadaydım. Sınıfta Zeynep yanıma oturdu:

— “Yusuf, iyi misin? Çok sessizsin.”
— “İyiyim, sadece biraz yorgunum.”

Yalan söyledim. Çünkü kimseye derdimi anlatmak istemiyordum. Herkesin kendi derdi vardı. Kimse benim acımı anlayamazdı. Ama Zeynep, gözlerimin içine baktı ve elini omzuma koydu. O an, biraz olsun yalnız olmadığımı hissettim.

Okuldan çıkınca eve döndüm. Kapıyı açtığımda, evin soğukluğu yüzüme çarptı. Annemin yokluğu, her köşede kendini hissettiriyordu. Televizyonu açtım, sesini sonuna kadar yükselttim. Ama hiçbir şey, içimdeki sessizliği bastıramadı.

Günler böyle geçti. Komşular arada bir uğradı, yemek getirdi. Hülya Teyze sık sık aradı. Ama ben, kimseyle konuşmak istemedim. Annemin geri dönmesini bekledim. Her gece, kapının açılmasını, anahtarın kilitte dönmesini hayal ettim. Ama o kapı bir daha hiç açılmadı.

Bir gün, posta kutusunda bir zarf buldum. Annemden geliyordu. İçinde kısa bir mektup vardı:

“Yusuf’um, seni çok özlüyorum. Ama kendimi toparlamadan geri dönemem. Lütfen bana kızma. Sana güveniyorum. Seninle gurur duyuyorum.”

O mektubu defalarca okudum. Annemin yokluğuna alışmaya çalıştım. Kendi başıma yemek yapmayı, çamaşır yıkamayı, evin işlerini öğrenmek zorunda kaldım. Bazen çok yoruldum, bazen ağladım. Ama her seferinde, annemin bana olan güvenini boşa çıkarmamak için ayağa kalktım.

Şimdi, aylar sonra, hala o eski taburede oturuyorum. Ama artık yalnızlığımı kabullendim. Annemi affettim. Onun da bir insan olduğunu, bazen annelerin de yorulabileceğini anladım. Hayatın yükü bazen insanı ezebiliyor. Ama önemli olan, o yükün altında ezilmemek, yeniden ayağa kalkabilmek.

Bazen düşünüyorum: Bir insan, en çok kimi affetmeli? Kendini mi, yoksa sevdiklerini mi? Siz olsanız, annenizi affedebilir miydiniz?