Ailemi Sevmek Zorunda Mıyım? Kendi Hayatım İçin Verdiğim Savaş
“Elif, bu ay da elektrik faturasını sen ödersin artık, değil mi kızım?” Kayınvalidem Fatma Hanım’ın sesi, mutfakta çay demlerken arkamdan bir hançer gibi saplandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yine mi ben? Yine mi bizim üzerimize? Eşim Murat, her zamanki gibi sessizdi; gözlerini yere indirmiş, çay bardağındaki şekeri karıştırıyordu.
İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında yaşıyoruz. Evlendiğimden beri, Murat’ın ailesiyle aynı binada oturmak zorunda kaldım. Başta “Aile olmak böyle bir şey,” dedim, “Birbirimize destek oluruz.” Ama zamanla, destek olmak ile sömürülmek arasındaki farkı acı bir şekilde öğrendim.
İlk zamanlar, Fatma Hanım’ın “Kızım, markete uğrarsan bize de ekmek alıver,” demeleriyle başladı her şey. Sonra market alışverişleri, faturalar, hatta kayınbiraderimin okul harçlığı bile bana bakmaya başladı. Kendi ailemden gizli gizli kredi çekip onların borçlarını kapattığım günleri hatırlıyorum. Annem bir gün telefonda ağlayarak, “Kızım, senin de bir hayatın var,” dediğinde içim parçalanmıştı.
Bir akşam, Murat’la tartışmamız büyüdü. “Neden hep senin ailene bakmak zorundayız?” diye sordum. O ise sadece omuz silkti: “Onlar benim ailem Elif, ne yapayım? Sen de biraz anlayışlı ol.” O an anladım ki, bu evde yalnızdım. Kendi kocam bile beni anlamıyordu.
Bir gün işten eve dönerken apartmanın önünde kayınbiraderim Emre’yi gördüm. Yine sigara içiyordu. “Abla, bana biraz para verir misin?” dedi utanmadan. “Emre, ben sana geçen hafta da verdim. Sen çalışmayı düşünmüyor musun?” dedim. Suratını astı: “Senin işin var ya abla, ne olacak ki?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binlerce düşünce dönüp duruyordu: Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacaktım? Ne zaman kendi isteklerimi öncelik yapabilecektim? Herkes benden bir şeyler beklerken ben kimdim?
Bir sabah annem aradı. Sesinde endişe vardı: “Elif, iyi misin? Sesin hiç iyi gelmiyor.” Dayanamadım, ağlamaya başladım. Annem sustu, sonra yavaşça dedi ki: “Kızım, insan en çok kendine borçludur. Başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendini kaybetme.”
O gün karar verdim: Sınırlarımı çizecektim. Akşam yemeğinde Murat’a açıkça söyledim: “Bak Murat, ben artık bu şekilde devam edemem. Senin aileni seviyorum ama kendi ailem ve kendim de varım. Bundan sonra kimseye para vermeyeceğim, faturaları da paylaşacağız.”
Murat önce şaşırdı, sonra öfkelendi: “Sen benim ailemi sırtımdan atmak mı istiyorsun?” dedi. Gözlerim doldu: “Hayır Murat, sadece kendi hayatımı da yaşamak istiyorum.”
Ertesi gün Fatma Hanım kapımı çaldı. Yüzünde alışık olmadığım bir ciddiyet vardı: “Elif, oğlum bana dedi ki artık bize yardım etmeyecekmişsin. Biz sana ne yaptık ki?”
İçimdeki korkuya rağmen sakin kalmaya çalıştım: “Anne, ben sizi seviyorum ama artık kendi ailem için de bir şeyler yapmak istiyorum. Herkes kendi sorumluluğunu almalı.”
Fatma Hanım’ın gözleri doldu: “Biz sana kızımız gibi baktık Elif.”
“Biliyorum anne,” dedim titreyen sesimle, “Ama ben de sizin kızınız gibi yoruldum.”
O günden sonra evde soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Kimse bana eskisi gibi davranmıyordu. Murat’la aramızda görünmez bir duvar örüldü. Ama ilk defa kendimi özgür hissettim.
Bir gün işyerinde müdürüm beni çağırdı: “Elif Hanım, sizi yeni projede lider yapmak istiyoruz.” O an gözlerim doldu; yıllardır ilk defa sadece kendim için bir şey başarmıştım.
Akşam eve döndüğümde Murat kapıda bekliyordu. Gözleri yorgundu: “Elif, belki de haklısın,” dedi sessizce. “Ben de yoruldum bu yükten.”
O gece uzun uzun konuştuk. İlk defa birbirimizi gerçekten dinledik. Murat ailesine sınır koymayı öğrendi; ben ise kendimi suçlu hissetmeden hayır demeyi.
Şimdi bazen hâlâ içimde bir suçluluk hissi oluyor; acaba bencil mi oldum? Ama sonra aynaya bakıp kendime soruyorum: Kendi hayatımı yaşamak bencillik mi? Sizce insan ailesini severken kendinden vazgeçmek zorunda mı?