Beş Buçukta Başlayan Hayat: Annemle Yüzleşme
“Kalkın! Kalkın, sabah oldu! Güneş doğdu, hayat başlıyor!” Annemin sesi, evin koridorunda yankılanırken gözlerimi açmak zorunda kaldım. Saat 5:30’du. Yanımda yatan Murat, uykulu gözlerle bana baktı. “Yine başladı,” dedi fısıldayarak. Annem, Halime Hanım, yirmi yıl boyunca Almanya’da, Belçika’da temizlik işlerinde çalıştıktan sonra, geçen ay kesin dönüş yaptı. O günden beri evimizde güneş, sabahın köründe doğuyor. Ama bu güneş, bazen gözlerimizi kamaştırıyor, bazen de içimizi yakıyor.
Küçükken annemi hep özlerdim. Babamla birlikte, Eskişehir’in kenar mahallesinde büyüdüm. Annem, daha iyi bir hayat için gittiğinde ben sekiz yaşındaydım. Her ay gönderdiği paralarla okudum, büyüdüm; ama onun yokluğunda büyüdüm. Şimdi, tam da kendi ailemi kurmuşken, annem bavulunu alıp çıkageldi. “Artık sizinleyim,” dedi. Ama hangi ‘biz’leydi? Benimle mi, yoksa hayalindeki o küçük kızla mı?
O sabah mutfağa indiğimde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. “Bak kızım, Almanlar erken kalkar, işleri erken bitirir. Sen de öyle olmalısın,” dedi. Murat gözlerini devirdi. “Anne, bugün cumartesi. Biraz uyuyalım dedik,” dedim. Annem kaşlarını çattı. “Çalışmak ayıp mı? Ben yirmi yıl boyunca tek başıma çalıştım, kimseye muhtaç olmadım!”
İçimde bir şeyler kırıldı. Annemin yokluğunda büyüdüm, şimdi varlığında eziliyordum. O gün kahvaltı masasında sessizlik vardı. Kızım Elif, “Anneanne, neden hep erken kalkıyoruz?” diye sordu. Annem gülümsedi. “Çünkü hayatı kaçırmamak lazım kuzum.”
Ama ben hayatı kaçırdığımı hissediyordum. Annemle geçen yıllarımızı, birlikte yaşlanmayı, annemin saçımı okşamasını… Hepsi elimden kayıp gitmişti. Şimdi ise annem, geçmişteki yokluğunu telafi etmek istercesine her anımıza karışıyordu.
Bir hafta sonra, Murat’la tartıştık. “Senin annen iyi hoş da, bu evde nefes alamıyorum,” dedi. Haklıydı. Annem, evin düzenini değiştirmişti. Perdeleri yıkamış, halıları kaldırmış, mutfağı baştan aşağıya düzenlemişti. “Burası benim evim değil mi?” diye sordum ona bir gün. “Senin evin, ama ben de senin annenim. Sana yardım etmek istiyorum,” dedi. Yardım mı, yoksa kontrol mü? Bunu ayırt edemiyordum.
Bir akşam, Elif’in okul gösterisine gittik. Annem yanımda oturuyordu. Elif sahneye çıkınca gözlerim doldu. Annem elimi tuttu. “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an, içimde bir şeyler yumuşadı. Ama hemen ardından, “Ben olmasam bu kadar başarılı olamazdın,” dedi. Yine kendini merkeze koymuştu.
Bir gece, annemle mutfakta yalnız kaldık. “Anne,” dedim, “Sen yokken çok zorlandım. Babamla baş başa büyüdüm. Şimdi geldin, her şeye karışıyorsun. Beni hiç anlamıyor musun?” Annem sustu. Gözleri doldu. “Kızım, ben de çok yalnızdım. Her gece seni düşünürdüm. Orada, yabancı bir ülkede, tek başıma… Sadece senin için dayandım.”
O an annemin de kırık olduğunu anladım. Ama bu kırıklıklar, birbirimize yaklaşmamıza engel oluyordu. Ertesi sabah yine 5:30’da uyandık. Annem mutfakta çay demliyordu. “Bugün pazara gidelim mi?” dedi. “Anne, biraz geç kalksak olmaz mı?” dedim. “Hayat beklemez kızım,” dedi yine.
Bir gün Murat, “Ya annen ya ben,” dedi. “Bu evde huzur kalmadı.” O an ne yapacağımı bilemedim. Annemi göndermek istemiyordum, ama ailem de dağılmasın istiyordum. Anneme durumu anlattım. “Anne, biraz kendi evine geçsen? Belki alışırız, sonra daha çok görüşürüz.” Annem sessizce odasına çekildi. O gece sabaha kadar ağladım.
Ertesi gün annem valizini topladı. “Ben yine yalnız kalırım,” dedi. “Ama sen mutlu ol kızım.” Onu kapıda uğurlarken içim parçalandı. Elif ağladı, Murat rahatladı, ben ise boşluğa düştüm.
Aylar geçti. Annemle aramız düzeldi mi bilmiyorum. Arada arıyor, Elif’le konuşuyoruz. Ama o eski sıcaklık yok. Bazen düşünüyorum: Annem mi bana yabancılaştı, yoksa ben mi ona? Göçmenlik sadece ülke değiştirmek değilmiş; insanın ruhu da göç ediyormuş.
Şimdi her sabah 5:30’da uyanınca annemi düşünüyorum. Acaba o da benim gibi yalnız mı? Yoksa anneliğin yüküyle mi eziliyor? Sizce anneler ve kızları birbirini gerçekten anlayabilir mi? Yoksa aramızdaki mesafe hiç kapanmaz mı?