Bir Yabancının Evi: Eve Dönüşte Kırılan Hayaller
“Ne zaman geleceksin oğlum? Sofrayı kurdum, soğumasın yemekler…” Annemin sesi telefonda titriyordu, ben ise Ankara otogarında valizimin sapını sımsıkı tutuyordum. Dört yıl olmuştu, dört koca yıl… Üniversiteye başladığımda her tatilde eve dönerdim. Ama zamanla kasabanın sessizliği, arkadaşlarımın birer birer büyük şehirlere göçmesi, bana orada nefes alacak yer bırakmamıştı. Şimdi ise babam hastaydı ve annem tek başına kalmıştı. Vicdanımın sesiyle, içimdeki huzursuzluk birbirine karışmıştı.
Otobüs kasabanın girişine yaklaştığında, camdan dışarı bakarken çocukluğumun geçtiği sokakları tanıyamadım. Her şey daha soluk, daha eskiydi. Annem beni kapıda bekliyordu. Saçları bembeyaz olmuştu. Sarıldık; o an içimde bir şeyler kırıldı. “Hoş geldin oğlum,” dedi, sesi çatallıydı. “Hoş bulduk anne…”
İçeri girdik. Evde babamın bastonunun sesi yankılandı. Odaya girdiğimde, babam pencerenin önünde oturuyordu. Göz göze geldik. Bir anlık sessizlik… “Geldin mi sonunda?” dedi, sesi sertti. “Geldim baba.”
Yemek masasında annem konuşmaya çalışıyor, babam ise sürekli televizyona bakıyordu. Aramızda yılların biriktirdiği mesafe vardı. Annem çorba koyarken, “Senin en sevdiğin tarhana çorbası,” dedi. Kaşığı elime aldım ama boğazımdan geçmedi. Babam birden konuştu: “Buraları unuttun tabii. Büyük şehirde hayat başka.”
O gece odamda uyuyamadım. Duvardaki eski posterlere baktım; lise yıllarım, hayallerim… Hepsi çok uzaktaydı artık. Sabah erkenden kalktım, kasabada dolaşmaya çıktım. Her köşe başında bir anı vardı ama kimse kalmamıştı. En yakın arkadaşım Emre İstanbul’a taşınmıştı, Ayşe evlenip gitmişti. Kahvede oturan yaşlılar dışında kimse yoktu.
Akşam eve döndüğümde annem mutfakta ağlıyordu. Sessizce yanına gittim. “Anne, neden ağlıyorsun?” dedim. Gözlerini sildi, “Senin burada olmanı çok özledim oğlum,” dedi. “Baban da… Ama o gösteremez.”
Babamla aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu. Bir akşam sofrada yine sustuk. Sonunda dayanamayıp sordum: “Baba, bana neden bu kadar kızgınsın?” Yüzüme bakmadan cevap verdi: “Sen gittin ya… Bizi burada unuttun sandım.” Sesi titredi ilk defa. “Ben de burada kaldım baba… Ama ben de yalnızdım.”
Bir gün babam fenalaştı, hastaneye kaldırdık. Annem perişandı. Hastane koridorunda beklerken içimdeki pişmanlık büyüdü. Keşke daha önce gelseydim, keşke onları yalnız bırakmasaydım… Babam taburcu olduğunda eve döndük ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Bir gece babamla balkonda otururken bana döndü: “Oğlum,” dedi, “Hayat bazen insanı istemediği yerlere savuruyor. Ama aileyi unutma… Biz seni hep bekledik.” O an gözlerim doldu.
Kasabada kalmaya karar verdim bir süreliğine. Annem sevinçten ağladı, babam ise sadece başını salladı. Ama içimde hep bir huzursuzluk vardı: Büyük şehirde kurduğum hayat ne olacaktı? Eski arkadaşlarımın hepsi gitmişti; burada ne yapacaktım?
Bir gün çocukluk arkadaşım Zeynep’i gördüm pazarda. “Sen hâlâ buradasın demek?” dedi gülerek. Sohbet ettik; o da kasabada kalmıştı ailesi için. “Bazen insan ne kadar uzağa giderse gitsin, kalbi hep evinde kalıyor,” dedi.
Geceleri kendi kendime soruyordum: Doğru mu yapıyorum? Kendi hayatımı mı yaşıyorum yoksa ailemin beklentilerini mi yerine getiriyorum? Annemin gözlerindeki mutluluğu görünce içim ısınıyordu ama kendi hayallerimden de vazgeçmek istemiyordum.
Bir akşam babamla yine tartıştık. “Senin için burada kalıyorum!” dedim öfkeyle. Babam sessizce baktı: “Biz senden sadece arada bir uğramanı isterdik oğlum… Hayatını burada harcamanı değil.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Sabah anneme sarıldım: “Anne, ben yine gideceğim… Ama bu sefer sizi unutmayacağım.” Annem ağladı ama anladı.
Otobüse binerken kasabaya son kez baktım; çocukluğumun geçtiği sokaklar, annemin gözyaşları, babamın suskunluğu… Hepsi içimde bir yara olarak kaldı.
Şimdi Ankara’da yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum ama her gece annemin sesi kulağımda: “Sofrayı kurdum oğlum…”
Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi hayatınızı mı seçerdiniz yoksa ailenizin yanında mı kalırdınız? Hayat bazen insanı iki arada bırakıyor…