Küçük Bir Kasabadan Büyük Şehre: Gülmenin ve Acımanın Bedeli

“Elif, senin köy akraban var ya, geçen gün yine patronun arabasının yanına yanaşıp resim çektirmiş!” diye patladı Özge sabah çayında, masada kahkahalar çınladı. Bir an gözüm karardı; kahverengi, basık tavanlı, eski köy evimizin avlusunda, ayakkabıları çamurdan sıyrılmış, yıpranmış pardesüsüyle gazeteci olmak hayaliyle yanıp tutuşan dayım gözümde belirdi. O an üçüncü kattaki ofis camından dışarıya, İstanbul’un kasvetli göğüne, yeni hayatımın bana vaadettikleriyle eski hayatımın taşıdığı yüke bakıyordum. Öylece donakaldım; çünkü bu kahkahanın acısını çok iyi biliyordum.

Çocukluğum Balıkesir’in küçücük bir köyünde geçti. Babam, hayalim olan üniversiteye gideyim diye gece gündüz çiftçilik yaptı. Annem, çamaşır suyuyla elleri yara içinde, “Kızım, okuyacaksın ki sen de bizim gibi hor görülmeyesin,” derken gözyaşlarını saklardı. Okulda başarılıydım, ama köy çocuklarının şehirdeki hayatlara ulaşmasının bedelini ağır öderdim. Şehirde lise okudum; karmaşa, farklılık, küçük kasabadan gelen kız olmanın ezikliği üzerimden hiç gitmedi. Bir gün teneffüste, zengin ailelerden gelen kızlar, ayakkabımdaki çamur lekesini işaret edip tiye alırken içlerinden birinin alaycı bakışları hâlâ hafızamda: “Elif, Balıkesir’in neresi demiştin? Bakkalınız var mı?” Beni ezmek, onların eğlencesiydi. O utancı, eve dönünce anneme anlatamazdım; “Her başarının bir bedeli vardır,” der susardım.

Yıllar sonra İstanbul’da, bir muhasebe firmasında iş buldum. Sabit bir maaş, sigorta, düzgün bir masa… Ama içimde taşıdığım yük sanki taş duvarlar arasında daha da ağırlaştı. Özge ve arkadaşlarının köyden gelen insanlarla alay ederken kullandığı laf çarpmaları bana geçmişimi, utançlarımı ve ailemin beni koruyamayışını anımsatıyordu. Bir gün, firma sahibinin şoförüne, “Senin gibi çaycı olup, milletle fotoğraf çekinmeye ne gerek var?” diye sarkastik sözler edildi. Şoför Sami Abi’nin yanakları kızardı; o mahcubiyet bana on iki yaşında kendi utancımı tekrar yaşattı. O gün eve dönerken vapurda gözlerim doldu, köyümün bozkırındaki ayazı aklıma düştü.

İstanbul’da ilk yıl, her hafta sonu ailemi arardım. Ama telefonun ucunda annemin, “Sana herkes iyi davranıyor mu? Aç mısın?” diye korkarak sorması içimi burkardı. Oysa ben, burada geçmişle barışmak umuduyla gelmiştim; ama iş yerinde her ‘şaka’ bana çocukluğumun zalim kahkahalarını anımsattı. Bir toplantıda patron, köyden gelen kişileri çalışkan ama kaba bulduğunu, ofiste istenmediklerini ima etti. “Köylü mantığıyla iş yapılmaz,” dediğinde içimde bir şeyler koptu. Ne garip, şehirli olmak için çabalarken kentli dünyanın bana ‘daima köylü’ olduğumu hatırlatmasına çare bulamıyordum. O gün eve dönerken eski apartmanımızdaki komşu Meryem Teyze’ye rastladım; plastik poşet dolusu sebze taşıyordu. “Elif’im, sen de hala o köy kokusunu kaybetmemişsin,” dedi gülümseyerek. Ben utandım, ama gözleri öyle sıcak öyle kabullendiriciydi ki gözlerimi kaçırdım.

Sadece iş değil, ev arkadaşım Derya da zaman zaman öğrenimimin, ailemin köylü olmasının ağırlığını bana hissettirdi. Bir akşam oturduğumuzda lafa sürdü: “Annenle konuşurken ağzın değişiyor, ilk geldiğinde de çok köy gibi giyiniyordun.” Sustum. Bir hayat boyunca sesimi çıkarmamaya alışmıştım. Ama gece yatakta dönerken düşündüm: Onca yıl deli gibi çalışmak, üniversite kazanmak, İstanbul’da kendi ayaklarımın üstünde durmak… Hiçbiri geçmişten, köyden, içimdeki utançtan bütünüyle kurtulamamıştı.

Bir gün iş yerinde, muhasebe bölümü olarak yemekhanede toplandık. Kapıdan içeri yeni alınan asistan dünyaya küsmüş suratla girdi. Sessizlik… Ardından her zamanki gibi Özge başladığı lafa: “Sen de mi köyden geldin? Aç kalmazsın, burada ekmek bol!” Kızın gözleri doldu, kafasını eğdi. O an hiç düşünmeden masadan kalktım, Özge’nin yanına gidip, “Her şakanın bir bedeli olur, bazı kahkahalar insana ömür boyu sus pus eder, haberin var mı? O küçümsemeyi ben de yaşadım, yeter artık!” dedim. Masadaki herkes sustu. İçimde öfke titriyordu… Ama sanki üzerimden bir yük kalktı, yıllar sonra kendi küçük sesimi ilk kez savunabildim.

O akşam eve döndüğümde annemi arayıp hüngür hüngür ağladım. “Anne, başardım, sesimi çıkardım!” Annem ilk kez, “Artık utanma, ne olursan ol bizim kızımızsın,” dedi. Yıllardır kendimi saklarken ailenin, köyün, sıradan olmanın ne kadar derin bir kök olduğunu anladım. Elif olarak, geçmişimin gölgesinde değil, kendi değerlerimle ayakta durmam gerektiğine karar verdim.

Şimdi iş yerinde bazen hâlâ küçümseyici şakalar dönüyor. Ama artık biliyorum, gülmenin ya da susmanın acımasızlığı kadar, köklerine sahip çıkıp gururlu yaşayabilmek de bir insanı güçlü kılıyor. İçimde sık sık o küçük köyün kızını ziyaret ediyorum. Ona, “Artık korkma, kimseye yaranmak zorunda değilsin,” diyorum; bazen de kendi kendime soruyorum:

“En çok neye üzülüyorsun Elif? O zalim kahkahalara mı, yoksa onlara yıllarca sessiz kaldığına mı?”