O Geceyi Asla Unutamam: Ayşe’nin Büyük Vicdan Muhasebesi

“Ayşe Hanım, Elif’i yatırdınız mı? Sızlanmasına dikkat edin olur mu? Gece yeni ilaçlarını da sakın unutmayın,” dedi kızım Zeynep, kapıdan ayrılırken biraz şüpheyle bana bakarak. “Merak etme kızım, kaç torun büyüttüm ben, Elif’e bir şey olmaz; siz gönlünüz rahat gidin,” dedim, içimde bir yer hafifçe sızlasa da. Zeynep ve Mehmet gider gitmez Elif koşarak bana sarıldı. Birlikte akşam yemeğimizi yedik, eski Türk filmlerini izledik. Elif’in gözlerinde o gün bir gariplik fark ettim: Sanki dalgın, sanki biraz solgun ve iştahsızdı.

Ama kendime dedim ki, çocuklar böyledir bazen, belki okulda yorulmuştur, belki canı sıkkındır. Her şeyin üzerinde büyük bir güvenle, gece yarısına kadar masal okudum ona, başını okşadım. Saat üçe doğru derin uykudan Elif’in hışırtısıyla fırladım. Oda buz gibiydi, Elif’in vücudu alev alev yanıyor, nefes alışları düzensizdi. “Elif yavrum! Ne oldu kızım? Uyan!” dedim, sesi zar zor çıktı. Titrek ellerimle ateşini ölçtüm, gözlerimle inanamadım; otuz dokuz buçuk!

O anda paniğe kapıldım. Telefonumu elime aldım ama parmaklarım bir türlü numaraları bulamadı; Zeynep ve Mehmet’in numarasını aramak istedim ama sonra kendimi, “Şimdi gece gece korkarlar, ben hallederim,” derken buldum. Yıllanınca insan alışıyor ya, soğukkanlılık gösterdim: Bezi ıslatıp alnına koydum, ılık su hazırladım. Sonra aklıma kızımın uyarısı geldi: “Yeni ilaçlar…” Küçük kutuya baktım, üzerinde kelimeler birbirine karışıyor, gözüm göremiyordu neredeyse. “Doğru dozu kaçırmayayım,” dedim defalarca, ama karanlıkta aceleyle ilacın ölçüsünü ve zamanını karıştırdım.

O anın sonrasında her şey daha kötüleşti. Elif ovuştura ovuştura gözlerini açmaya çalıştı, “Başım döndü, babaanne,” diye fısıldadı. Ayaklarının üstünde duramıyordu. O kadar korktum ki, ayaklarım beni taşımaz oldu. Zeynep’i aradım, ama kapatmaman için kısa kestim: “Ufak bir ateşi çıktı, başka bir şey yok, ben hallederim kızım!” dedim. Yüreğimde bir yükle sabaha dek başında bekledim.

Sabaha doğru Elif’in nefesi daha da derinleşti, dudakları mora çaldı. Kendime kızdım: “Neden hemen hastaneye götürmedin? Neden kızına haber vermedin? Niye o gece kendini bu kadar yeterli sandın?” Bu soruları aklımda yinelerken, Zeynep ve Mehmet kapıyı sertçe çaldılar. “Ayşe Hanım, ne yaptın sen?” diye bağırdı Zeynep, Elif’in bu hâlini görünce. Beni bir kenara itip acile koştular, Elif’i kucağında taşırken gözleri bana öyle bir bakıyordu ki… O bakışları hayatım boyunca unutamadım.

Elif bir hafta hastanede kaldı. Menenjit teşhisi koydular; doktorlar gecikmiş müdahaleden dolayı durumu daha da ağırlaştığını söylediler. Zeynep bana o bir hafta tek kelime konuşmadı. Kendimi odama kapattım, sabahlara kadar Elif’in bebekliğini düşündüm, ilk gülüşünü, birlikte oynadığımız günleri. Ama kalbimi en çok ezen, Zeynep’in artık bana güvenmediğini hissetmekti.

Mehmet eve gelip; “Sana güvenimiz sarsıldı, annemi aradık, artık Elif orada kalacak, konusu kapandı,” dedi. O an bir annenin kalbinin nasıl ikiye ayrıldığını iliklerime kadar hissettim. Komşular “Ayşe Hanım size bir şey olmaz, kazadır,” deseler de vicdanım her gece bana aynı soruyu soruyordu: O an neden güçlü olamadın? Neden egona yenildin? Neden?”

Aylar sonra Zeynep geri döndü, Elif biraz toparlanmış, ama hala bulanık bakıyor. Zeynep bana mesafeli davrandı: “Anne, ben de çok korktum ama kızımın hayatı söz konusu oldu. Sana kızgın değilim ama bir daha Elif’i sana bırakmaya cesaret edemem,” dedi. Gözlerinden yaş süzülüyordu. Ona sarılıp, “Kızım affet, ben de sensiz çok yalnızım, annemi annelikten sildin mi ben neyle yaşarım?” diye ağladım.

Günler birbirini kovaladı. Elif yine geldiğimde yanıma usulca, “Babaanne, bana masal okur musun?” dedi. O an içimde hem derin bir huzur hem de tarif edilemez bir suçluluk hissettim. Elif’in saçıma doladığı küçük parmakları bana umut verdi ama Zeynep’in eski sıcaklığı yoktu. Aile yemeklerinde masanın diğer ucunda oturuyordum, kimse göz göze gelmemeye, konuyu açmamaya çalışıyordu.

Yıllar geçti. O geceyi her düşündüğümde, bir insanın en büyük düşmanının kendi kibiri ve geçmişine olan güveni olduğunu anladım. Biz Türkler, ailede hatamızı kolay sindiremeyiz, yanlış yaptığımızı itiraf etmek en zoru. O gün torunuma, kızıma, kendime zarar verdim. Günahıma ortak olan her sessizlikte daha da yalnızlaştım. Zeynep’in gözlerinde kırılıp duran güveni bir daha yerine koyamadım. Aradan geçen zamana rağmen hâlâ “Her şey geçer mi?” diye soruyorum kendime.

Bugün yine Elif’in elini tutarken, “Babaanne, seninle yine kalabilir miyim?” dedi. Omuzlarımda onca yılın ağırlığıyla cevap verdim: “Her şey eski haline döner mi, birlikte iyileşebilir miyiz? Ne dersiniz, gerçekten affedilmeyi hak eden var mıdır?”