Bahçede Ot Yiyen Hizmetçim: Bir Sessizliğin Hikâyesi
Sabah güneşi camdan süzülürken kahvemi içerken telefona gömülmüştüm, İstanbul Boğazı’nı izleyen köşkümde huzurlu bir gün daha başlamak üzereydi. Babamdan kalan servetle yürüttüğüm inşaat şirketim, bana bu ihtişamı sunmuştu. Fakat o sabah her zaman olduğu gibi güvenli ve konforlu evimi saran huzur yerle bir oldu. Salon penceresinden dışarı bakınca bahçede bir hareketlilik fark ettim; önce anlam veremedim, sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hizmetçim Seyhan, kırklarında, yüzü yılların iziyle yoğrulmuş, sıradan bir sabah temizliğini bırakmış, çimlerin üzerinde avuçladığı otları çiğniyordu. Eğilmiş, sanki görünmemeye çalışırcasına aceleyle yutkundu bir tutam daha. O görüntüyü tarif edebilecek hiçbir kelime bulamadım. Bir an, başka bir dünyaya düşmüş gibiydim: Zenginlik ve bolluk içindeki evimin bahçesinde, açlıktan ot yiyen hizmetçim. Evren bana oyun mu oynuyordu?
Koşar adımlarla terasa çıktım. “Seyhan! Ne yapıyorsun sen orada?” diye bağırdığımda, yüzünde öyle bir korku ve utanç belirdi ki; bakışlarım yere düştü. Seyhan, elindeki otları alelacele arkasına saklamaya çalıştı. “Kusura bakmayın Beyim… Ben… Ben sadece biraz başım döndü, onu gidermek için…” dedi utanarak. Sözleri havada asılı kaldı, o an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Kendimden, bütün bildiklerimden nefret ettim. “Seyhan, gözümün içine bak. Neden bunu yapıyorsun? Aç mısın sen?” dedim, sesim çatallaşarak.
Bir an hiç konuşmadan, göz göze geldik. Sonra Seyhan’ın gözünden bir yaş süzüldü. “Beyim, çocuklarım aç, eşim işsiz kaldı aylar önce. Sözleşmeye imzayı attığımda memleketteki anneme para göndermek zorundaydım, ama bu ay maaşımı ev sahibi bırakmamı kesince alamadım. Size söylemekten utandım, çocuklar yine sabah okula aç gittiler. Evde yiyecek ekmek dahi yokken, ben burada sizin sofranıza, lüksünüze hizmet etmeye geldim. Dünden beri bir şey yemedim. Bahçede gördüğüm otları, annem küçüklüğümde bunlarla karın doyururdu, açlığım geçsin istedim…” dedi, sesi titreyerek.
O an içimde tüm dünya yıkıldı. Ben, bir yanda sınırsız zenginliğin sahibi, diğer yanda bahçemde ot yiyen bir anne. “Peki neden bana söylemedin? Seyhan, ben… Yani…” Boğazıma bir şeyler düğümlendi. “Siz de diğerleri gibi, ‘neden çalışamıyorsun, tembellik ediyorsun’ dersiniz diye korktum,” dedi. İşte bu bir ironiydi. Sokak röportajlarında halkın açlığı gündeme geldiğinde sosyal medyada ‘kimse aç değil, çalışsalar doyacaklar’ diyen ben, şimdi önümde diz çökmüş ekmeğe muhtaç bir annenin kolunda çalışanın sahibesiydim.
Kızgınlık, utanç, öfke ve suçluluğu aynı anda hissettim. “Seyhan, şimdi her şeyi bırakıyorsun, seninle mutfağa gidiyoruz. Çocuklarını da çağır, hepsine yiyecek götüreceksin. Sonra bana ailenden bahsedeceksin, duymak istiyorum,” dedim. Zengin soframın bizi beklemesini anlamlandırıp anlamlandıramayacağını bilmeden mutfağa yürüdüm. Yolda, her biri zamla, lüksle alınmış yiyeceklerin hepsi bir anda boğazımda diken oldu.
Sofrada, Seyhan konuşmaya başladı. “Beyim, babam on üç yaşında beni okuldan aldı. Gelinliğimi de çeyizimi de babam topladı, erkek kardeşim okula devam etti. Eşim İstanbul’da inşaatlarda ameleydi, geçen yıl sırtından ağır yük düşürüp felç oldu. Bir de pandemide işsiz kalınca, mahalleye gelen hayır koliyle bir süre idare ettik ama çocuklar büyüyor, onların karnı doymuyor. En küçük oğlum Ramazan her gün poğaça kokusunun peşinden fırının önüne diziliyor. Bir gün kızım Zehra cebindeki şekerini, ‘anne ne olur sen de ye’ dediğinde utancımdan gözyaşımla karıştı ağızma. Hiçbir şey yapayamadım. Biz de insanız, bazen çaresiz kalıyor insan… Ama siz gene de bana kızmayın, ne olur işimden etmeyin beyim.”
O anlatırken gözlerim doldu. O an kendi çocukluğum geldi aklıma: Annemin pişirdiği pilavların, babamın getirdiği çikolataların kokusu. Seyhan’ın hayatını dinlerken o çocukluğa dair her şeyi yitirmişim, bir cam fanusun içinde yıllarca başkasının acısına körleşmişim. “Seyhan, ben asla seni işinden etmeyeceğim. Asıl utanan ben olmalıyım. Şimdi yapılacak çok şey var. Bu evi, bütün imkânlarımı açacağım sana ve senin gibilerine…” dedim. Ama o an, ağızdan çıkanın kolay, uygulamanın çok daha çetin olduğunu anladım.
Haberciler Sabah gazetesine manşet olacak bir olayın tam ortasındaydık. Sonraki günlerde Seyhan’ın hikâyesini öğrenince, şirketimin yöneticilerini topladım. Onlara “Bugüne kadar işçilerimize, çalışanlarımıza nasıl davrandık? Herkesin temel ihtiyacı karşılanıyor mu?” diye sordum. Yüzüme anlam veremeyen gözlerle baktılar. “Daha ne olsun beyim, asgari ücretten fazla maaş veriyoruz?” dediler. Oysa tablonun ardındaki sefalet, insanların diline vuramayan korkuları hiç sorulmuyordu. Bunu görünce içim bir kez daha cız etti.
O gece kendi odamda, annemin bana ezberlettiği duaları mırıldanarak uyumaya çalıştım. Sürekli Seyhan’ın çocuklarının aç kalan yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Yıllarca bahçemde büyüyen güllerin güzelliklerini överken, onların gölgesinde ekmek bulamayan insanları görememek nasıl bir körlüktü? Gecenin bir yarısı korku ve vicdan azabıyla kendime sövdüm: O kadar mala mülke sahip olup da bir hizmetçine duyarsız kalmak nasıl bir insanlıktı?
Ertesi sabah Seyhan’ı ve ailesini evime davet ettim. Soframızda çocukları bayramda şeker toplayan çocuklar gibi heyecanlı, gözleri umut doluydu. O gün, ömrümde ilk kez gerçek bir sofrada, insan gibi yaşamanın ne demek olduğunu hissettim. Hizmetçi-zengin patron ilişkisi, aramızdaki tüm o mesafe, o gün yok oldu. O masa etrafında hepimiz aynı insandık. Ben onlara değil, onlar bana umut verdi; insaniyetin hiçbir servetin satın alamayacağı bir şey olduğunu öğrettiler.
Bir süre sonra Seyhan için işi, eşi için tedavi, çocukları için burslar ayarladım. Ama yetmedi; mahallede nice Seyhan olduğunu gördüm. Bu yüzden şirketimin bütçesinden sosyal bir fon oluşturdum. O gün bugündür, patronlar toplantılarında ilk önce insanlığın ne olduğu konuşulur. Mizansen değil, kalpten gelen bir sorumluluk bilinciyle…
Olayı sosyal medyada paylaşan komşum sayesinde şehre başka insanların gözünden yankılandı bu hikâye. Birçok insan, utanç ve hayranlık arasında kalan yorumlar yaptı. Bazıları, hâlâ ‘Çalışsa çocuklarının karnı doyardı’ diyerek penceresinin ardından aşağı bakıyordu. Kimileri yardımla kolileşti, kimileri sustu. Herkes kendince bir cevap bulmaya çalıştı. Ama kimse, ot yiyen bir annenin olduğu ülkede gerçek zenginliğin ne olduğunu bilmiyordu.
Şimdi her sabah, bahçemin o çimenlerine bakarken içimde bir yara duruyor. Zenginliğimiz bizi özgür mü, yoksa kör mü yaptı? Siz olsaydınız, bahçenizde diz çöken Seyhan’ı görmezden gelir miydiniz yoksa elinizi uzatır mıydınız?