Kaza Sonrası Her Şey Değişti: Aydınlıktan Karanlığa Bir Yolculuk
“Sakın gözlerini kapama Esra, burada kal!” Hemşirenin yırtıcı sesiyle uyanıyorum karanlığa. “Annem… Babam nerede?” diyebiliyorum zar zor. Dudaklarım parçalanmış, dilim damağıma yapışmış. Etrafımda yalnızca hızla hareket eden gölgeler, apar topar bir sedye üzerinde itiliyorum. Beynimde uğultu var, bilincim bulanık. Sözde yanımda olmaları gerekirken ben, 36 yaşında bir kadın olarak, hastane odasında dipten gelen bir korkuyla kendimle baş başayım.
Çocukluğum boyunca annem, Sema Hanım, öpmeden asla beni okula göndermezdi. Babam Hakan Bey ise sabahları kahvaltı masasında gazetesini bırakır, “Esra, bugünün nasıl geçerse geçsin, mutlu olmayı unutma!” derdi. Onları böyle tanıdım, yıllar boyu sevgilerini şartlı da olsa gösteren, tipik bir Ankara ailesinin kızıyım. Ta ki o kaza gecesine kadar.
Eşim Yunus’la, hayatımın en huzurlu yıllarını yaşıyordum. 5 yaşında bir oğlumuz var, adını Baran koyduk. Onun gülüşü evin içine bahar havası getirirdi. Her şey olağan akıp gidiyordu; annemle babam yılda birkaç kez Fransa’daki ablamı ziyaret etmeye gider, geri döner, herkes yerini bilirdi. Ta ki geçen kış, yoğun kar yağarken arabamız yoldan çıkıp devrilene kadar. Saniyeler sanki saatlere uzadı, camlar patladı, oğlumun “Anne!” çığlığı kulaklarımda yankılanıyor hâlâ. Tüm bedenim cam kırıklarıyla kaplanmış halde hastaneye kaldırılırken, Yunus ve Baran’ın ölüm haberiyle bir anda dünyam karardı.
Uyandığımda ilk işim ailemi sormak oldu. Doktor “Annenizle babanız Fransa’ya gitmiş, haberiniz yok mu?” deyince, beynimden vurulmuşa döndüm. Yanıma bir akrabam gelmişti, Zeynep ablamın küçük kızı İdil. Odanın köşesinden bana sessizce bakıyordu. “Onlar cenazeye bile gelmedi Esra abla… Dediler ki, ‘Bizim yapabileceğimiz bir şey yok, biz gitsek de Yunus ile Baran geri gelmeyecek.’ Fransa’da kalacaklarmış uzunca.”
Hayır. İnanmak istemedim. Annemle babam, ben komada canımla savaşırken, oğlumla kocamı toprağa verirken yanımda olmamış… Hatta ölüm döşeğinde olan tek evlatlarına, kaçıp gitmişlerdi. Kafamdan yüzlerce ihtimal geçti. ‘Belki bana acı çektirmemek için gitmişlerdir.’ ‘Belki gerçekleri öğrenmememi istemişlerdir.’ Ama hangi mazeret, hangi sebep beni iyileştirebilir ki? O an içimde bir şey öldü. Yalnız kaldım. Türkiye’de, kışın ortasında, Ankara’daki hastane odasında, tek başımaydım.
Birkaç hafta hastanede kalınca, başıma gelenleri anlamaya çalıştım. Ailemden bir telefon, bir mesaj bekledim. Ne bir geçmiş olsun araması, ne bir geçmişe dönük özür. Sanki hiç doğmamışım gibi. Altı ay sonra annem Instagram’dan bir bayram mesajı attı: “İnşallah daha iyi hissediyorsundur kızım. Kapımız her zaman açık. Fransa’da misafir olursan yanımıza bekleriz.”
O günden sonra Ankara’daki evimize döndüğümde, bana ait olmayan bir hayata dönmek zorunda kaldım. Koltukların üzerinde Yunus’un tişörtü, mutfakta Baran’ın süt bardağı… Her köşe acı ve eksiklik doluydu. Annemin bir defa bile sormadığı soruları, sokakta yürürken yabancıların meraklı bakışlarından daha acı hissettim. Komşumuz Ayşe Teyze bir gün dayanamayıp bana “Kuzum, annenle baban ne zaman dönecek Türkiye’ye? Hiç mi merak etmiyorlar seni?” dediğinde gözlerimden yaşlar öyle kendiliğinden aktı ki, durduramadım. “Sanırım onların başka öncelikleri var artık,” demekle yetindim. Bunu söylüyordum ama kalbimdeki çıplak yaranın sızısı, annemle babamın soğuk ve uzak varlığı oldu hep.
Beni hayatta tutan şey, Baran’dan kalan birkaç resim ve Yunus’la beraber yaşadığımız anıları zihnimde canlı tutmaya çalışmam oldu. Psikoloğum Sibel Hanım, “Bazen en yakınlarımız bizi hayal kırıklığına uğratır Esra. Yıkılacağını sandığın anda kendinden başka tutunacak bir şey bulamazsın” diye teselli etmeye çalıştı. “Peki ya affetmek?” diye sordum bir gün. “Affetmek kendine iyileşme şansı vermektir.”
Ama nasıl? Annemle babam benim mezar taşıma isimlerini bile bırakmadan bir başka ülkede yeni hayat kurmuşken, ben onları nasıl affedebilirdim? Bir gün Fransa’dan, mektup geldi. Annem el yazısıyla yazmış, “Biliyorum, seni çok üzdük. Ama biz de çok yorgunduk, kızım, dayanacak gücümüz kalmamıştı.” Bir cümle daha eklemiş: “Belki bir gün tekrar kucaklaşabiliriz.” Mektubu yüzümde gözyaşı, elimde titreyerek okudum. “Dayanacak gücümüz kalmamıştı…” Onlar nasıl olur da, bana bu acıyı yaşatıp kendilerine çözüm olarak gitmeyi seçmişlerdi?
Her gün, içimdeki o terk edilmişlik duygusuyla savaşa savaşa yeni bir düzen kurmaya çalıştım. Ankara sokaklarında yürürken, her yerde etrafın ailelerle dolu olduğunu, çocuk seslerinin hala yaşamı devam ettirdiğini görmek yaralarıma tuz basıyordu. Oğlumun okulunun önünden her geçtiğimde, Allah’a yakarırdım: “Neden beni bıraktılar? Bu kadar mı zordu bir çocuğun acısıyla hemhal olmak?” Kimi geceler, rüyamda Yunus ve Baran’ı sağ, ailemin de başucumda dua ederken gördüm. Uyanınca odanın karanlığında yalnızlığımı, gerçekte içimde dayanamayan anne-baba hissini tekrar tekrar yaşadım.
Aylar geçtikçe, yaralarım yavaşça kabuk bağladı. Ama o kabukların altında öyle derin bir boşluk vardı ki, zaman zaman içimden kopan bir çığlık halinde dışarı vuruyordu. Yine bir gün, babam sesli aradı. Hiç konuşmak istemedim. “Esra, kızım… Bize de kızma. Herkesin gücü bir yere kadar.” Güldüm acı acı: “Baba, ben ölseydim, siz buna rağmen Fransa’da kalacak mıydınız?” Uzunca bir sessizlik. Sonra yalnızca “Bilmiyorum, kızım,” dedi. Bilememek, işte asıl acı burada başlıyordu.
Şimdi, yıllar sonra, yalnızca hayatta kalmanın zaferini yaşamaya çalışıyorum. Yakın akrabalarım benden yanaydı, eksiklerine rağmen beni daha sık ziyarete geldiler ama hiçbirinin ilgisi annemin bir dokunuşu, babamın omzundaki sıcaklık gibi değildi. Beraber oturduğumuz akşam yemeklerinde, birinin masada eksik olduğu hep hissediliyordu. Bu yüzden en başta anneme ve babama dair anılarımı bir kutuya kaldırmak istedim. Ama ne mümkün: insan annesini, babasını bilinçli olarak unutabiliyor mu?
Ailemle yeniden buluşmak, barışmak için içimde bir arzu büyümedi hiç. Onları affetmekle kendimi affetmek arasında kaldığım her gece, Baran’ın bana “Anne, sen üzülme!” dediği hayaliyle uykuya daldım. Acılarımdan kimseye tam olarak söz etmedim çünkü herkesin kendi yükü zaten yeterince ağırdı. Belki hayat yeniden başlardı, belki bir gün annemle babam özür dilemekten öte gerçekten yanımda olmayı seçerlerdi… Ama en büyük gerçek şuydu: Onlar, kızlarının en çok ihtiyaç duyduğu anda ondan kaçmayı seçmişlerdi ve ben artık başkalarını olduğu gibi, kendimi de olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmeliydim.
Ve şimdi size soruyorum: Bir insan ihanetin ardından, ailesini affetmeyi başarabilir mi? Acaba annemle babam bana geri dönebilir mi, yoksa insan bir kez yalnız bırakıldıysa, o yalnızlık asırlık mı kalır?