Neden Hep Ben Ödüyorum? – Sevgi, Para ve Sessizlik Arasında Kaybolmak

“Yine mi ben ödeyeceğim, Murat?” diye sordum neredeyse fısıldayarak, hesap masanın üzerine bırakıldığı anda. Akşam yemeği için sıradan bir ara restoranda idik; yeni açılmış bir lokanta, duvarlarında hâlâ boya kokusu. Karşımda oturan adamın, yani on yıllık eşimin, gözleri kahve fincanının dibine bakıyordu; bana değil.

Murat cevap vermedi. İç çekişiyle dudaklarının kenarı gerildi, cebinden telefonunu çıkarıp, ekranı kaydırmaya başladı. “Bak hayatım, şimdi toplantıdan çıkınca görüştüm işte, yakında hallederim deyip duruyorsun!” dedim sesim titreyerek. Günlerdir eve yine eli boş gelmiş, akşam yemeğimizi yine ben ödüyordum. Murat’ın son birkaç yıldır düzenli bir işi yok. Sözde kendi işini kuracaktı, ancak ne girişiminden haber var, ne umut.

Eskiden böyle değildi. Tanıştığımız o ilk yıllarda Murat hayat doluydu, sorumluluk alırdı. Birlikte kiraya çıktığımızda ertesi gün kasapta alışveriş sırası için tartıştığımızı bile hatırlıyorum. Ben sabah sütünü aldım mı bile unuturum; Murat öyle değil, bakkalların isimlerini, marketteki indirimleri aklında tutardı. Şimdi ise apartmanın girişindeki esnaf bile bana bakıp başını eğiyor: “Elif Hanım, geçen ayki faturalarınız için bir uğrayın…”

Dört yıl önce annem hastalandığında da başını sıvazladığım, desteksiz kalmasın diye boğazımdan kısıp ona harçlık verdiğim günler zihnimde bir sancı gibi sızılıyor. Murat’ı hep korudum. Arkadaşlarımıza, hatta ailelerimize işinin yolunda gittiğini söyledim. Onun işsizlikten ezildiğini gizledim, onu hep savundum. Bir Ev Kadını gibi, ama maaşlı çalışan rolüyle, her şeyi ben üstlendim.

Murat ve ben Şişli’nin daracık bir sokağında, bir zamanlar kitapçılarla dolu, şimdi ise zincir dükkanlara teslim olmuş semtle iç içe yaşıyoruz. Her sabah, işe gitmek için giyinirken Murat hâlâ yatakta. Uzun süredir geceleri iki fincan kahveyle uykum kaçarken o telefonda oyun oynuyor. Sabahları sessizce makyajımı yapıyor, ekmeği de çantama koyuyorum, dışarı çıkarken Murat’ın “Kolay gelsin hayatım” deyip gözlerinin ucunu bile kaldırmamasına içerliyorum.

Bir gün, şirkette öğle yemeğindeyken, Zeynep koluma girdi. “Ya Elif, bu hafta sonu herkes eşleriyle gelecek. Murat da gelsin mi, ne dersin?” Öyle bir anda utanmıştım ki. Diğer arkadaşlarımın eşleri iyi işlerde çalışıyor, başarı hikayeleri anlatıyorlardı. Murat’ın bankacılık okuduğunu, ama kurumsal hayatın ona göre olmadığını söylemiştim hep. Oysa gerçek şu: Murat pes etti. Ve ben, onun pes edişinin sonuçlarını ödeyen kişi oldum.

Dönüş yolunda metrobüste camdan dışarı bakarken defalarca aynı soruyu sordum kendime: “Neden hep ben?” Şirketten aldığım tek maaşla; faturalar, kira, babamın ilacına gönderdiğim para, Murat’ın sigara masrafı, hepsi omuzlarımda. Suçlu olduğunu hissettiriyorum bazen, ama sonrasında onun yüzünde o buruk, kırgın bakış… Ve hep bir açıklama: “Bak Elif, senin gibi insanın önünü açmak isterim ama şansımı deniyorum işte. Biraz daha sabret.”

Annemle geçen akşam telefonda konuşurken patladım: “Anne, ben yoruldum. Resmen vedalaşmadan evde çıkan, cevap vermeyen bir insana dönüştü Murat.” Annem, yıllarca babamla sıkıntı çekmiş bir kadın olarak “Kalp kırıcı olma Elif. Erkek gururu hassastır,” dedi. “Hep mi ben anlayışlı olacağım? O bana bir sarılsın, yarını birlikte hayal ettiğimizi hissettirsin yeter!” dedim hıçkırarak.

O akşam evde yalnızdım. Murat telefon açtı ama açamadım. Sonra mesaj geldi: “İş için eski arkadaşa gidiyorum, geç kalırım.” İlginçtir, tek bir gün bile ben geç kalınca Murat’ın suratının hali değişir, ama kendi geçince bana bilgi verme gereği duymaz. ‘Evimin patronu’ rolünden çoktan çıkmıştım; ben burada yalnız, faturalarla boğuşurken, Murat dışarıda kayboluyordu.

Bir sabah uyandığımda yatakta geçen haftadan kalma Murat’ın tişörtünü gördüm. Yastıkta sakalı kalmıştı. “Ben neredeyim, biz neredeyiz?” Sessizce kahvaltı hazırladım, ekmeğin son dilimini de Murat’a ayırdım. Aramızda görünmez duvarlar örülmüştü.

Günler bu şekilde birbirini izledi. Arada Murat’la konuşmayı denedim. “Ne olur bir iş bul, senin de sorumluluğun olsun. Evde senin konuşacak şeylerin olsun!” dedim bir gece. Murat önce sustu. Sonra “Ben elimden geleni yapıyorum, niye görmüyorsun? Biraz daha zaman ver!” dedi. Onun artık zamanından, sabrından başka bir şey kalmamıştı. Bense sevdiğim adamı kaybetmekle, yok sayılmak arasında sıkışıp kalmıştım.

Bir Cuma günü, iş çıkışı bankadan kalan son parayı da çekip eve döndüm; faturalar masada, kiracı aramış, “Elif Hanım, önümüzdeki ay zam yapacağız” demiş. Kapıyı açınca Murat mutfakta oturuyordu. Masanın üzerinde açılmamış iş ilanları, CV’sini yazdığı kağıtlar. Sevinmek istedim, ama içimde bir boşluk vardı. “Ne yapıyorsun?” dedim titrek bir sesle. “İş bakıyorum, belki bu sefer olur,” dedi Murat. Fakat yüzünde o eski umutlu ifade yoktu. Kağıtları sanki önüme bir özür gibi dizmişti.

O an anladım: İkimiz de umudu tüketmek üzereydik. Sevgi, bazen bir anlaşmaya dönüşüyor. Evdeki sessizlik, paranın gürültüsünden daha ağır basıyor. Geceleri karanlıkta sırt sırta yatarken, Murat’ın ağladığını fark ettim bir gün sonra. Sessizce, çocuk gibi. Anlayışlı olmayı, susmayı ve fedakârlığı öğrendiğim kadar, ‘neden ben’ diye isyan etmeye de başladım artık.

Şimdi de anlatırken içim yarılıyor. Aşkla evlendiğim adamın bana yük, ama bir yanıyla da dostuma, çocuğuma dönüştüğünü görmek acı. Kendime her gün soruyorum: Neden hayat sadece bana yük olmamalı? Sevgi mi yoksa alışkanlık mı yolumu çiziyor? Ve en çok da… “Evet, sevgi için susmak bazen gerek, ama ya ben susmazsam? Ya sonunda kaybettiğim, aslında kendim olursa?”

Ben nereye kadar böyle devam edebilirim? Siz hiç, çok sevdiğiniz birine yüklenmekten yorulup da, suskunluğa batıp kalanlardan oldunuz mu?