Aşk Acıya Dönüştüğünde: Zeynep’in Hikayesi
“Beni gerçekten seviyor musun?” diye sordu Ahmet, gözlerinin içine baktığım o anda. Havanın ağırlaştığını hissetmiştim; odada derin bir sessizlik vardı. Ellerim titriyordu, çünkü cevabı kendim de bilmiyordum artık. Yıllar önce Ahmet’le çocuk parkının bankında oturduğumuzda, böyle bir sahneye geleceğim aklımın ucundan geçmezdi. O zamanlar her şey çok saf, çok temizdi. Hayatımız küçük kasabamızın rutininde akıp giderken, bir elmanın iki yarısı gibi ayrılmazdık. Annem, “Zeynep, kızım bir gün aşkla yanarsın, ama aşk hem ateştir hem yaradır,” dediğinde anlamamıştım. Şimdi, yıllar sonra, annemin sözü göğsümde ağır bir taş gibi duruyor.
Kasabamızdaki herkes birbirini tanırdı. Yolda sanayiye doğru yürürken Ayşe Teyze penceresinden, “Kızım bu saatte yalnız mı dolaşıyorsun?” diye seslenirdi. Hayat, ahenkli bir cümbüş gibi devam ederdi, ta ki liseyi birlikte bitirdiğimiz Ahmet’le büyük hayaller kurmaya başladığımız güne kadar. Üniversite için İstanbul’a gitmek, büyük şehirde okumak, başka bir dünyaya açılmak istiyordum. Ahmet ise, “Burası yetmez mi sana Zeynep? Ne işin var kalabalık ve soğuk şehirlerde? Bizi bırakıp gitme,” dediğinde, içimde garip bir huzursuzluk hissettim. O zamanlar bunu aşka yoruyordum, şimdi ise özgürlüğümü kısıtladığını anlıyorum.
Babam, Ahmet’i severdi. “Delikanlının aklı başında, ailemize yakışır,” derdi. Annem ise hep temkinliydi; “İnsan gençken bazı şeyleri göremez. Aman ha kızım, birinin gölgesinde yaşamaya kalkma,” derdi. Konuşmalarımız giderek daha az tutkulu, daha çok hesap kitap oldu. Lise bittiğinde, İstanbul’da psikoloji okumak için sınavı kazanınca Ahmet’in yüzü gölgelenmişti: “Yani beni bırakıp gidecek misin?” O an çok korktum, sanki hayat bize iki yol çizmişti ve biri seçilirse diğeri kaybolup gidecek gibiydi. Ağlayarak ona sarıldım, “Hayır, ne olursa olsun aramızda bir şey değişmez,” dedim. Meğer asıl değişim o gün başlamış.
İstanbul’da hayat beklediğimden zordu. Yurtta ilk kez yalnız uyuduğumda, odamdaki sessizlik içimi delik deşik etti. Ahmet her gün arıyor, nerede olduğumu, kimlerle vakit geçirdiğimi soruyordu. Önce buna ihtiyacım var sandım; ama zamanla boğulduğumu fark ettim. Arkadaşlarım, “Kız Zeynep, daha üniversite yeni başladı. Hadi gel bizimle dışarı çık,” dediklerinde bahaneler buluyordum, çünkü Ahmet telefon başında bana dır dır ediyordu. “Beni sevmiyor musun, niye uğraşıyorsun o insanlarla,” derdi. İçimden yükselen asi sesi bastıramıyordum: “Neden ben değil de o kadar insan senin için önemli?”
Bir gün Bahar, en yakın oda arkadaşım, “Zeynep, hayat böyle geçmez. Aşk dediğin karanlıkta boğmak değil, güneş gibi aydınlatmaktır,” deyince gözlerim doldu. Ona ne kadar minnettar olduğumu hâlâ bilmiyorum. İçimde giderek büyüyen bir boşluk vardı. Ahmet’e, “Biraz nefes almaya ihtiyacım var, lütfen bana güven,” dediğimde sesi titremeye başladı: “Sen buraya geldin, değiştin Zeynep. Bana yalan söyledin, hep başkalarını benden daha çok önemsiyorsun.”
O an ilk defa içimde bir şey kırıldı. Sevilmek, değerli görsenin ayrımını yapamıyordum. Annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu yine: “Sırtın yere gelmesin diye birinin gölgesine saklanma.”
Aylar böyle geçti. Annemle babam arada geliyor, hafta sonları İzmit’te buluşuyorduk. Ailem Ahmet’le ilgili konuşmaktan kaçınırken, ben her defasında bir yalan uydurup duygularımdan kaçıyordum. Okulda başarılıydım ama kalbim ağır bir yükle çarpıyordu. Bir gün, Ahmet aniden İstanbul’a geldi. Kapımda, elinde bir demet karanfille duruyordu. “Zeynep, bitecekse burada bitsin, yüzüme söyle!” diye bağırdı. Koridorda herkes bize bakıyordu; mahcup olmuştum. Elimi tuttu, bırakmadı. “Ne istiyorsun?” dedim sessizce. “Evlenelim. Senin başkalarına ihtiyacın yok. Beni dinle, dön kasabaya. Aileni de rahatlatırsın, ben de seni kaybetmem,” dedi. O an, çocukken hissettiğim özgürlük arzusu şimşek gibi çaktı. Hayır, bu değildi istediğim hayat. Birinin sevgisi olmadan eksik hissedecek biri değildim.
Yine de hayır diyemedim. Kaybetmek korkusuyla evet dedim. İşte asıl trajedi öyle başladı. Mezun olduktan sonra kasabaya döndüm, Ahmet’in ailesinin yanına taşındım. Bir küçük oda, bir yıpranmış divan, her sabah hala yaşlı kayınvalidemin eleştiri dolu bakışları, gün geçtikçe daralan bir dünya. Annem benim için ağlarken babam, “Kızım istemezsen burada kalmazsın,” dediğinde, hayatımın iplerini elimden bir kere daha kaçırdım. Ne zaman Ahmet ile tartışsak, “Sen zaten burada olmak istemiyorsun. Bana da, bu aileye de yabancısın!” derdi. Kafamda sürekli dönen o soru: Ben ne istiyordum? Ne hayal etmiştim?
Yıllar geçti, aşk bir kor gibi içimde sönüp kara bir kül kaldı. Her pazar ahşap camdan dışarıya, çocukların parkta oynamasını izlerken, içimde bitmeyen bir özlem büyüyordu. Bahar’la yeniden görüşmeye başladığımda, bana “Zeynep, sen kaybolmuşsun kızım. Aşk dediğin beraber büyümektir. Sen ise her geçen gün ufalıyorsun,” dedi. Sanki ansızın su yüzüne çıkmış bir balık gibi soluk aldım. O gece Ahmet’le tartıştık; bana giderek daha sert bağırıyordu, evin duvarları bile üstüme yıkılıyor sandım. Artık dayanamıyordum, boğuluyordum. Bir gece, annemin evine döndüm. Babam kapıyı açtı, beni görünce kollarını açtı: “Hoş geldin Zeynep, evine hoş geldin.” Dedim: “Baba, ben hiçbir zaman başka birinin gölgesinde yaşamak istemedim. Ve aşk bazen de bir hapishane olabilir.”
İşte şimdi, geçmişi düşünüyorum. Herkesin gözünde anlaşılması kolay bir hikaye gibi görünse de, yaşarken ne kadar ağır ve yıkıcı olduğunu kimse anlamaz. Yıllarca susup, sadece başkalarını mutlu etmek için kendini tüketmek… Soruyorum size; aşk gerçekten fedakârlık mı, yoksa kendimizden vazgeçmek mi? Biri için kendimizden ne kadar eksilmeye razı olabiliriz?