Her Şeyin Bir Zamanı Varmış: Bir Ayrılığın Ardından
“Neden gittin, Emre? Neden hiçbir şey söylemeden, arkanı dönüp gittin?” diye fısıldadım, odamın penceresinden dışarı bakarken. Yağmur damlaları camdan süzülüyor, sanki gözyaşlarımın yankısı gibi. Annem mutfakta tabakları hışırdatarak yıkıyor, babam ise televizyonun sesini biraz daha açıyor; evdeki sessizliği bastırmak ister gibi. Ama ben, içimdeki fırtınayı hiçbir sesle bastıramıyorum.
Her şey iki yıl önce başladı. Üniversitenin son yılında, Ankara’nın soğuk bir kış sabahında Emre’yle tanıştım. O gün, kütüphanede yer bulamamıştım; kitaplarımı kucağımda tutarken, bana gülümsedi ve “İstersen burada oturabilirsin,” dedi. O an, kalbimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Emre’nin sesi, bakışı, hatta ellerinin titrekliği… Hepsi bana tanıdık ve güvenli gelmişti. O günden sonra her şey hızla gelişti. Ders çıkışlarında buluşmalar, uzun yürüyüşler, gece yarısı mesajlaşmaları… Hayatımda ilk defa birine bu kadar bağlandım.
Ailem başta bu ilişkiye mesafeli yaklaştı. Annem, “Kızım, okulunu bitir önce. Erkekler gelir geçer,” derdi. Babam ise Emre’yi tanımadan yargılamıştı: “Ailesi kimmiş? Ne iş yaparmış?” Ama ben onları duymuyordum bile. Emre’yle geçirdiğim her an, dünyadaki tüm sorunları unutturuyordu bana. Onun yanında kendimi değerli hissediyordum.
Birlikte mezun olduk. Emre iş bulmakta zorlandı; ailesi maddi olarak sıkıntıdaydı. Ben ise bir devlet kurumunda işe başladım. O günlerde Emre’nin içine kapanmaya başladığını fark ettim ama bunu geçici bir stres sandım. “Her şey düzelecek,” dedim kendime. “Birbirimizi seviyoruz, yeter ki yan yana olalım.”
Ama zamanla aramızdaki sohbetler azaldı. Emre’nin gözlerinde bir uzaklık vardı artık. Bir akşam, ona “Bir sorun mu var?” diye sordum. Cevap vermedi; sadece başını salladı ve odadan çıktı. O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimde bir huzursuzluk vardı ama bunu kendime bile itiraf edemedim.
Bir gün işten eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. Yüzü asıktı. “Emre aradı,” dedi kısık bir sesle. “Seni görmek istemiyormuş artık.” O an dünya başıma yıkıldı. Telefonumu elime aldım, defalarca aradım ama açmadı. Mesajlar attım, cevap vermedi. Bir hafta boyunca hiçbir haber alamadım ondan.
Babam bu duruma sevindi bile: “Ben sana demiştim! Bak gördün mü? Erkek milleti böyledir.” Annem ise sessizce yanıma oturdu ve saçımı okşadı: “Geçecek kızım, zamanla unutursun.” Ama ben unutamadım. Her sabah uyandığımda ilk aklıma gelen Emre oldu. Onunla yaşadığım anlar gözümün önünden gitmiyordu.
Bir ay sonra Emre’den bir mektup geldi. El yazısıyla yazılmıştı; satır aralarında gözyaşı lekeleri vardı sanki:
“Zeynep,
Sana böyle veda etmek istemezdim ama başka çarem yoktu. Ailem borç batağında ve ben onlara yardım edemiyorum. Senin yanında kendimi eksik hissetmeye başladım. Sana yük olmak istemedim. Belki de en başından beri yanlış yaptık… Seni çok sevdim ama bu sevgiyle seni mutsuz etmekten korktum.
Hakkını helal et.
Emre”
Mektubu defalarca okudum. Her kelimesi içimi dağladı. Ona kızmak istedim ama kızamadım da… Çünkü ben de onun yanında bazen kendimi suçlu hissediyordum; ona yardım edemediğim için, onun yükünü hafifletemediğim için…
O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İşe gidip geliyordum ama ruhum orada değildi. Arkadaşlarım dışarı çağırıyordu; gitmek istemiyordum. Annem her gün sofraya bir tabak fazla koyuyordu, sanki Emre gelecekmiş gibi… Babam ise hâlâ “Unut gitsin!” diyordu ama ben unutamıyordum.
Bir akşam annemle mutfakta otururken dayanamadım:
– Anne, sence ben nerede hata yaptım?
– Kızım, bazen insanlar birbirini çok sever ama hayat izin vermez…
– Ama ben daha fazlasını yapamaz mıydım?
– Herkesin gücü bir yere kadar yetiyor Zeynep’im…
O gece pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: Gerçekten aşk her şeye yeter mi? Yoksa hayatın yükü altında eziliyor muyuz?
Aylar geçti… Emre’den bir daha haber almadım. Onunla yaşadığım her anı içimde sakladım; acısıyla, tatlısıyla… Şimdi bazen sokakta yürürken onun sesini duyar gibi oluyorum ya da kalabalıkta yüzünü arıyorum.
Hayat devam ediyor ama içimde hep bir eksiklik var artık. Belki de her şeyin bir zamanı varmış; bazı insanlar hayatımıza giriyor ve zamanı gelince gidiyorlar…
Şimdi size soruyorum: Sizce aşk gerçekten her şeye yeter mi? Yoksa bazen sevmek de yetmiyor mu?