Beklenmeyen Karşılaşmanın Ardından: Bir Aşkın ve Acının Portresi
“Seher, ne olur dur… lütfen gitme!” Diye yankılandı arkamdan bir ses. Bu ses… bu kadar yıl, bu kadar kavga, gözyaşı ve uzaklıktan sonra hâlâ kalbimi sıkıştırabilen o tını. Gözyaşlarımı tutmaya çalışarak durdum, kalabalığın telaşı arasında gözümde hayat bulan hislerle yavaşça döndüm.
O sabah, İstanbul’un en eski ana tren garının alt geçidinde insanların ayak sesleriyle birlikte yankılanan bir gitar sesi duydum. O daracık, rutubet kokan tünel; hem koşan, hem kaybolmuş insanlar, ucuz simit ve köhne çay kokusu… Her sabah olduğu gibi işe yetişmeye çalışıyordum. Beni asıl orada durduran, duvar dibinde sırtını çatlak fayanslara yaslamış bir adamın sesi oldu. O sesi, o melodiyi unutmam mümkün değildi. Arif.
“Çal bir şarkı daha Arif Abi,” dedi bir çocuk, bozuk paralarını kutusuna atarken. Arif başını hafifçe eğip mahcup bir gülümsemeyle, parmak uçlarına şefkatle dokundurdu gitarını. Titrek bir ezgi yükseldi; tarifsiz bir hüzün ve umut arasında gelip giden notalar, ben orada kök salarken sanki geçmişim de tünele çakılı kaldı.
Dokuz yıl önceydi… Annemin cenazesinde de yine Arif çalıp söylemişti. O gün bütün kasaba, soğuk mezarlık yolunda; Arif’in sustuğunda gözlerinden süzülen yaşları gizlemeye çalışışını izliyordu. O gün, babam –adını bile anmak istemediğim adam– yine bağırmış, hakaret etmiş; ağabeyim Murat ise annemi mezara bırakırken, “Hep siz yüzünüzden…” demişti bana ve Arif’e. O gün herkesin bir hesabı, bir öfkesi vardı. O günden sonra Arif’le konuşmamız yasaklandı. “Onlardan uzak duracaksın Seher, o aileyle bizim işimiz olmaz,” diyordu babam. Oysa ben Arif’le paylaşmadığım sır, atlamadığım heyecan, tutmadığım el bırakmamıştım çocukluğumdan beri.
Tünelde, anılar boğazıma bir düğüm gibi oturmuştu. Göz göze geldiğimizde, o kırık ve hüzünlü bakış öyle derin ki… O kadar yıl sonra, hâlâ bende bir şeyin kırıldığını hissettim. Bir an gitmek istedim ama başaramadım; dizlerim beni sağa sola götürmek istemiyor, sanki yere çivilenmiştim.
Arif gözlerimin içine baktı ve neredeyse fısıltı gibi, “Nasılsın Seher?”
Uzun süre cevap veremedim. Söyleyecek çok şeyim vardı, ama ağzımdan çıkan tek cümle çok boğuk oldu: “Seni burada… böyle… göreceğimi hiç düşünmemiştim.”
Yüzüme ekşi bir tebessümle baktı. “İstanbul herkesi yutuyor, beni de kendi yoluma savurdu. Ama seni burada görmek, yine de dünyanın en sıcak tesadüfü…”
“Sen neden buradasın Arif? Evin, işin, ailende mi bir şey oldu?”
Gitarının kutusuna bir göz attı, sonra göğsünü kabartıp “Her şey yolunda, merak etme,” dedi. Hâlbuki cevabın ardına gizlediği kırıklıkla sırtı biraz daha kamburlaştı. Tek kelimeyle yalan söylüyordu. Bunu biliyordum. Arif asla dersini, mesleğini, hayallerini tünel köşelerine bırakacak biri değildi.
Birkaç saat sonra işten çıkınca o tünele tekrar uğradım. Yalvarmıştım Arif’e, o da “Bir çay ısmarlarsın,” diye esprili şekilde karşılık verdi. O küçük çay ocağında, demli çayın buharına salar gibi, içimde tuttuğum her şeyi dökmek ve Arif’e tekrar yaklaşmak istiyordum.
“Şimdi anlat,” dedim, “Gerçekten ne oldu?”
Arif gözlerini yere devirip usulca konuştu:
“Ailemle aram bozuldu. Fabrikada iş kazası geçirdim, uzun süre yattım, sonra bir daha çağırmadılar. Babam ‘evine ekmek getir, ya da yoluna bak’ dedi. Aslında onlar da haklı… Kolay değil. Ben de cebimdeki son parayla Eskişehir’den İstanbul’a geldim. Önce bir grup buldum ama şanssızlıklar peşimi bırakmadı. Ev arkadaşlarım da işleri bırakınca ben tünel müzisyenliğine başladım… Zor Seher, her gün birbirinden beter duygu arasında kalıyorum. Ama en beter olanı seni kaybetmekti.”
O an içime bir ateş düştü. Arif’in gömleğindeki eski dikişler, elindeki nasır, yüzüne kazınan o derin çizgiler bir bir gözlerimin önünde. “Peki neden haber vermedin? Neden en zor zamanında bana gelmedin?” dedim. Sınırda bir öfke, sınırda bir hüzünle…
Başını eğip,“Sen kendi hayatını kurdun, Murat’la barıştın, babanla yeni şehirde düzen kurdunuz… Sana yük olmak istemedim. Biliyordum ki, ben hangi kapıya gitsem kapılar yüzüme kapanırdı bu hayatta,” dedi.
Sustum. Çünkü her sözüm ona daha çok acı verecek gibiydi. Sadece elimi uzatıp, “Bak… Bugün burda buluştuk. Belki hayat son bir kez şans verdi. İstersen bana gel, bir süre bende kal. Bir yol ararız birlikte,” dedim — titreyen bir umutla. Ama içimde bir korku: Geçmiş, babamın, Murat’ın, kasabanın, hatta mahalledeki komşularımızın yargıları… hepsi sırtımda bir yük gibi. Ama Arif için göze aldığım her şeyden vazgeçmeye hazırdım.
Onu yanıma aldım. O akşam evde eski günler hakkında konuşurken, kardeşim Murat aradı. “Kızım, bir yabancıyı mı alıyorsun evine Seher? Senden hiç beklemezdim!” diye bağırdı telefonda. Elim titredi, Arif’in gözleri doldu. “Murat, mesele Arif olursa mesele sensin. Yeter! Sizin öfkeniz yüzünden ömrüm parçalandı!” diye haykırdım. Gözyaşlarım süzüldü ama içimi bir kararlılık da kapladı. O gece Arif’in önüne biraz ekmek, biraz peynir koyarken, “Birlikte yersek doyacağız artık,” dedim. İkimiz de sessizce ağladık. Hayatın üstümüze yüklediği onca yükle, ilk kez birbirimize gerçekten tutunduk.
Ertesi gün, mahallede laflar dolaşmaya başladı. Esnaf dükkanlarının önünde fısıldaşmalar, komşu teyzelerin bakışları, Murat’ın eve gelişiyle çıkan tartışmalar… Yine de Arif bana,“Korkma. Biz çok kez düştük, bu kez beraber ayağa kalkacağız,” dedi.
Günler geçti, Arif küçük bir kafe buldu, orada çalmaya başladı. Ben de danışmanlık işimden arta kalan saatlerde yanına uğradım. İyi günde kötü günde, bir parça umutla birbirimize yaslandık. Babam bizi affetmedi, Murat yıllarca küs kaldı. Ama ben geçmişimin yükünü sonunda omzumdan atabildim.
Yine de bazen düşünüyorum; hayat niye bu kadar ağır, aileler niye çocuklarının mutluluğunu kendi kinlerine feda eder? Sevmek ve ayakta kalmak için bunca acı şart mıydı? Siz hiç, herkese rağmen sevdiniz mi?