Çocuklarım Beni Huzurevine Yerleştirmek İstiyor: Büyükanne Olmakla Her Şey Düzelecek Sandım, Ama Onlar Benim Evimi Satmayı Düşünüyor

“Anne, artık kendi başına yaşaman kolay değil; bu evi satalım, kalanıyla da sana düzgün bir huzurevi bulalım…” Kızım Nil’in kelimeleri, içime iğne gibi batıyor. O an, karşımdaki koltukta iki yetişkin çocuğumun — Nil ve Arda’nın — gözlerimdeki geçmişin izlerini göremediklerini fark ediyorum. Yetmiş yaşında, saçımın beyazlarında çocukluğumun kahkahalarından, gençliğimin aşk dolu umutlarından eser yok şimdi. Hakkımda iki cümleyle plan yapıyorlar: Evim ve ben, onlar için bir ‘yük’ gibiyim.

Yıllar önce, çocuk sahibi olmak için verdiğimiz mücadeleyi düşünüyorum. O zamanlar doktorların “Maalesef, Ayşen Hanım, hamilelik şansınız çok düşük,” dediğinde dünya başıma yıkılmıştı. Herkesin anneliği olağan karşıladığı o günlerde, ben her regl gününde yeni bir acı yaşarken, Kadir’le birlikte geceleri dualar ediyorduk. Sonunda beklenmedik bir mucizeyle gebelik haberini aldığımızda, gözyaşlarım sel oldu. Henüz nefesimizi toplamadan, doktor ikinci mucizeyi açıkladı: “İkizleriniz olacak.” O an kocam Kadir’in eline sarıldım, sanki dünyanın bütün zorlukları sırf bu an için yaşanmıştı. O eski Ankara evimizin sobalı salonunda, sevincimizi komşularla paylaştığımız ilk akşamı dün gibi hatırlıyorum.

Çocuklar kolay büyümedi. Kadir, tütün fabrikasında vardiyalı çalışırken; ben gündüzleri evlere temizliğe gidiyordum. Nil’in ateşli havalesinde sabaha kadar başucunda ağladım; Arda, 8 yaşında futbol oynamak isterken bacağında kırık olunca gece hastane koridorlarında titreyerek dua ettim. Çocuklarım lokma ağızlarına koyarken, ben boğazımdan geçen her lokmanın benim değil, onların hakkı olduğunu düşünürdüm. Kadir’le tartışmalarımızın çoğu para yüzündendi; ama hiçbir zaman onları gölgelemesine izin vermedik ailemizi.

Yıllar ilerledi, Kadir önce dizinde tutundu bastona, sonra bir sabah sol yanağından öptü, “Ben seni çok sevdim Ayşen,” dedi, ve aramızdan ayrıldı. O günden sonra, bu evde yalnızlık bile bana emanet gibiydi. Nil hemşirelik okuyup İstanbul’a gitti, Arda ise bilgisayar mühendisi olup şirketten şirkete savrulmaya başladı. Torunlarımı ilk kucağıma aldığım gün, büyükannelik duygusunu nihayet tattığım için içim sevinçle doldu. Onca yılın emeği torunlarımın gülüşünde karşılığı buldu sandım.

Ama… Aradan geçen yıllar, çocuklarımla aramdaki uzaklığı artırdı. Pandemiden sonra üçüncü kattaki evime zorlukla inip çıkmaya başlamış olsam da, kimseye muhtaç olmak istemedim. Kapıda Nil belirdiğinde, “Anne bak artık eski gücün yok. Ev de eski, asansör yok, hele şu pandemi korkusu…” diyordu. Ama ben onların yanında, torunlarımın neşesine karışmak istedim, mis gibi kekler yapıp okul dönüşü onlara sürprizler hazırlamayı hayal ettim.

Bir gün, Nil ve Arda yan yana gelip konuştular. “Anne, açık konuşalım; evden iyi bir para eder. O parayla sana çok rahat bir huzurevi bulabiliriz. Üstelik orada işin gücün olmaz, sağlık hizmeti ayağına gelir, torunlar da zaten hafta sonu gelir… Hem biz de rahatlarız.” ‘Hem biz de rahatlarız.’ Kalbime bir bıçak gibi saplandı. Onların hayatı kolaylaşacakmış, ben yüklerini sırtlarından alacakmışım gibi. Hiçbiri ‘Sen ne düşünüyorsun anne?’ diye sormadı. Sanki ben evdeki dolabın içindeki eski bir yorganmışım, kaldırılması gerekiyor, hepsi bu.

O gece yatağımda, tavanı izledim. O tavan ki; yıllar önce Nil’in tavanı izleyerek hayal kurduğu, Arda’nın yapış yapış elleriyle duvarı çize çize büyüdüğü o tavan… Duvarlarda hâlâ onların küçüklüğünden kalan resimler, kapının arkasında Nil’in boya lekeleri… Bu duvarların dili olsa, annelikten başka hiçbir role bu kadar sahip çıkamayacaklarını anlatırdı.

Kendimle hesaplaştım. “Evlatlarımın geleceği için mi bu kadar uğraştım? Şimdi bir oda, beton duvarlar ve birkaç plastik sandalye arasında mı çürüyeceğim?” dedim. İçimdeki öfke ve çaresizlik, göz yaşlarımla aktı. Sabah olduğunda, komşum Şerife Hanım’a uğradım. Bir kahve koydu. “Ayşen abla, çocuklar bakar insana ama herkesin kalbi bir olmuyor,” dedi. Gözlerime baktı, “Yalnızlık başka, sevgisizlik başka.”

O akşam çocuklar yemeğe geldi. Masada, Kadir’in sevdiği kuru fasulye, yanında pirinç pilavı ve turşu, sofrayı büyütmüştüm yine. Nil, telefonuyla oynuyor, Arda yeni bir gayrimenkul uygulamasından bana sormadan ev ilanı bakıyordu. Dayanamadım, “Sahi çocuklar, ben ölünce ne yapacaksınız bu evi? Onu da mı satacaksınız hemen?” dedim. Sessizlik oldu. Nil hafifçe başını eğdi, “Anne, öyle konuşma…” dedi. O an gözlerim yaşla doldu, elimdeki kaşığı bıraktım. “Ben hayattayken de mi hiç değerim yok sizin için? Sevginiz bu eve, bu eşyaya mı bağlı? Bir huzurevinde mi bekleyeyim sizi, sırf yükünüz hafiflesin diye mi anne oldum yıllarca?”

Aramızda bir duvar daha yükseldi. O gece torunlarım uyurken gizlice odasına girip onları izledim; bir an çocuklarım beşikteki halleriyle gözümde canlandı. Zamanın zalimliğiyle başa çıkamayan bir anne ve sevgisini ifade edemeyen iki yetişkinin savaşıydı yaşadığımız. Sabah Arda, elime bir broşür verdi; lüks bir huzurevinin reklamı. “Bak anne, burada insanlar çok mutlu. Etkinlikler, geziler, sağlık hizmeti… Yalnız olmayacaksın.” Ama bilmiyordu ki; en lüks yer de olsa, bir annenin terk edilmişliği ile hiçbir duvar gönlünün sıcaklığını örtemezdi.

Günler geçti; kızımla oğlum, kararlarında kararlı. Benim ise uykularım kaçıyor, öfkemle kırgınlığım birbirine karışıyor. Odadan odaya geçerken, eski fotoğraflara bakıp ânıları sarılıp ağlıyorum. Arada telefonu çalınca, komşum ya da eski bir dost arıyor; çocuklarımdan hala gerçek bir “Nasılsın anne?” mesajı gelmeden.

İnsan hayatı boyunca ne için mücadele ediyor, diye soruyorum kendime. Şimdi köşede bir sandalyede otururken, aklımdan şu soru geçiyor: Anne olmak; sonunda adına karar verilen bir ‘yük’ mü gerçekten? Sevgi de mi zamanla taşınmaz bir yük oluyor evlatlara?

Peki, siz olsanız ne yapardınız? Çocuklarınız sizi huzurevine koymak istese, kendi evinize, hatıralarınıza nasıl veda ederdiniz?