Yanlış Zamanın Doğru Sevgisi

“Neden gittin baba? Neye kırıldın, hangi söze dargındın?” O sabah, annemin fısıltıdan çıkıp boğuk bir hıçkırığa dönüşen sesiyle irkildim. İstanbul’un gri sabahlarında güneş doğmazdı, bizim evde zaten hiç doğmamıştı son zamanlarda. Kardeşim Mert, yatakta dönüp gözlerini bana dikti; annemin gözleri ise kapı eşiğinden dışarıya sabitlenmişti, sanki babamın paltosu hâlâ orada asılıymış gibi. Evin her köşesinde babamın sigarasının keskin kokusu, odaların duvarlarında ise annemin sessiz çaresizliği asılıydı.

Babam bir gece ansızın çekip gitti. Ne bir neden sundu, ne de geride bir iz bıraktı. Televizyondan yükselen haber spikerinin kuru sesi o sabah daha da anlamsızdı. Her şeyi anlatan bir diğer sessizlik vardı şimdi aramızda; annem gözyaşlarıyla kavrulmuş avuçlarını masaya kapatıyor, Mert bir odaya kapanıp çıkmıyordu. Ben ise bir arada kalmaya çalışan bu evin çatlamış kolonlarında, orta yerinde eziliyordum.

Liseyi bitirmiş, üniversite hayaliyle yanıp tutuşurken, ailemin dağılışına şahit olmak zorunda kalmıştım. Annem bir markette tezgahtar olarak sabah altıda çıkıyordu evden, geceleri ise çamaşır yıkarken, pencereden İstanbul’a bakıp hıçkırıklarına boğuluyordu. Babamın kahverengi çantası yerinde yoktu, birlikte gittiği umutlarımız kadar boştu evimiz. Borçlar birikiyor, evde yemekler azalıyordu. Artık başlangıcı kusurlu olan hikâyemizin her sayfasında koca bir boşluk vardı.

Bir akşam Mert’le mutfakta kavga ettik, sesimiz yankılandı; “Her şey senin suçun, abla!” diye bağırmıştı, gözleri kızarmış, dudakları titriyordu. Sessizce yanaştım ona, başını okşadım. “Babamız böyle olmasını istemezdi, Mert. Yemin ederim, ne yaptıysam sizi korumak için yaptım!” dedim. Ama çocuk aklı, hayal kırıklığını kime anlatabilir ki? Herkes susunca, yalnızca kalbimizin sesi konuşuyor, o da çoğu zaman kırık dökük oluyor.

Bir akşam annemi mutfakta, eski çaydanlığın başında çökmüş buldum. Elleriyle tencereleri sıralıyordu, bir taraftan da mırıldanıyordu: “Babanızın yokluğunda bir çorbayı dahi tam yapamıyorum.” Yanına yaklaştım, sarıldım. “Anne, o döner mi?” dedim. Gözleri kısık, dudakları kıvrıktı. “Kim bilir kızım, hayat bazen sadece bekleyişten ibaret olur, belki döner, belki de dönmez… Biz yeter ki bir arada kalalım.”

Zor günlerde aklım hep ailemin küçücük bir apartman dairesindeki kutlama gecelerine giderdi. Babam rakı şişesinin yanında kısık sesle müzik açar, bizlere göz kırpar, annem ise taze yaprak sarma getirirdi. Şimdi soframızda ne gülüş vardı ne de içimizi ısıtan anılar. Ben de dışarıda kimseye dert yanamazdım; mahallelinin dedikodusuna kalmak istemezdim, herkes kendiyle meşgulken bizim kırık dökük hikâyemizi kimse anlayamazdı zaten.

Ailemiz paramparça olmuştu, herkes bir yana savrulmuş, annem içindeki yıpranmışlığı çocuklarına yüklememeye çalışıyordu. Ama hayat öyle acımasız ki, insan ne kadar saklarsa saklasın hüznünü, gözlerinden taşıyor yine de. Mert, birkaç hafta sonra okulu bırakmak istediğini söyledi. “Buralarda bizi anlayan kimse yok abla,” dedi, sesi umutsuz, bakışları buz gibiydi. İçimde bir sancı hissettim, ona sarıldım. Kimsenin aramadığı bir evin gençlerine ne umut kalırdı? Yine de yılmadım, Mert için, annem için ayakta kaldım.

Aylar geçti, ben çalıştım, aileme sahip çıktım. Bir gün eve dönerken kapıda tanımadığım bir adamla karşılaştım. “Sen Zeynep’in kızı mısın?” dedi, elinde bir zarf vardı. Babamdan mektup… Ellerim titredi, anneme koşarak verdim. Annem mektubu açarken elleri titrekti. Babam, Antalya’da iş bulmuş, geri dönmeye cesaret edememiş, pişmanlığını yazmış satırlarında. “Sizi yüzüstü bıraktığım için her gece kendime lanet ediyorum,” demiş. Annemin gözlerinden yaş boşaldı, ben ise satır satır kelimeler içinde dolandım. O mektup, babamın karanlık yüreğinden kopmuş bir ağıt gibiydi. Özürler, pişmanlıklar; ama onarılmayan bir gurur vardı satır aralarında.

Aradan iki yıl geçti. Hayat bir şekilde yeniden kuruldu. Annem, en çok gece yatmadan önce elinde mendil, sabahlara kadar geçmişi düşünürdü. Mert askere gitti, döndü, onca yalnızlıktan sonra yeniden gülmeye başlamıştı ama eski çocukluk masumiyetini yitirmişti. Ben ise bir iş buldum, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Evimizin duvarlarında artık ne babamın kokusu kaldı ne de eski korkularımız… Ama kimi geceler, mindere başımı koyduğumda, babamın eve döndüğü, eski soframızda tekrar gülümsediğimiz o hayali görürüm. Sabah olunca gerçek yine kaldığı yerden devam eder.

Bazen düşünüyorum: Bir baba neden ailesini arkada bırakır? Köklerinden kopan bir ailenin kırık kalpleri, yeniden tamir olur mu gerçekten? Sizce, affetmek gerçekten mümkün mü?