Kızımı Yerde Süründüren Öğretmeniyle Hesaplaşmam: Bir Babaya Rest Çekmek
“Baba! Baba! Ne olur kapıyı aç!”
Kalbim, o tiz ve paramparça olmuş haykırışı gece yarısı duyunca yerinden fırlar gibi oldu. Henüz mesaiden yeni dönmüş, çayımı alıp balkonda bir nefes çekmeye başlamıştım. Kızım Aslı, okul çantasını yere fırlatıp gözyaşları içinde bana sarıldı. Her zamanki o kendine güvenli Aslı, yerinde değildi. Dönemin sonunda belki sınav stresi vardır diye düşündüm, ama kollarında morlukları ve dizlerinde tozları görünce boğazıma bir yumru oturdu.
“O öğretmen—beni herkesin önünde diz çöküp, sürünmeye zorladı! Onu kaldırımda görünce selam vermemişim diye! Arkadaşlarım dalga geçti, ben rezil oldum…”
Beynimde anında siyah bir perde indi. O an hatırladığım tek bir şey vardı: Benim canım kızım, onca yıl özenle büyüttüğüm Aslı, bir öğretmen tarafından aşağılanmıştı. Üstelik kasabada herkes bu okulun disiplinli olduğunu, gençlerin yolunu çizdiğini konuşur dururdu. Ama bu muydu disiplin? Onurunu yerle bir etmek mi?
Eşim Zeliha, laf olsun diye iki kere “Abartıyor olmasın Aslı?” dedi ama ben, kızımın gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Ben babayım. O bakış bir daha asla silinmeyecek gibi yüreğimi dağladı. “Kızım, dün ne olduysa anlat bana. Saklama hiçbir şeyi.” Dedim, sesim sakin ama titrek. Aslı’nın cevap verirken sesinin çatlamasıyla içimdeki hırs daha da alevlendi: “Arkadaşlarımla kantinde beklerken, Fen Bilgisi öğretmeni Melih Hoca, yanıma geldi. Selam vermediğimi söyleyip, beni yere diz çöküp, okula kadar SÜRÜNMEYE zorladı. Herkes izledi. Kimse bir şey demedi. Sanki ben suç işlemişim gibi…”
O gece uyuyamadım. Balkonda, bir başıma eski günlerim geldi aklıma. Ben de yıllar önce devletin sertliğiyle karşılaşınca, adaletin her zaman yanımızda olmadığını öğrenmiştim. O yüzden hayata tutunmak için kardeşlikten başka bir yol yoktu. İstanbul’da fabrikanın motor ustasıydım; sonra işsiz kalınca, memlekete dönüp ufak tamirhanemi işlettim. Lise dostlarım ve birkaç motosiklet tutkunu arkadaşım, yıllardır hafta sonları buluşup yollara düşerdik. Hep derdik, yere düşenimizi hep birlikte kaldırırız. Şimdi yere düşen kızım olmuştu. Ve hiçbir baba bunu sindiremez.
Sabah erkenden tamirhanede buluştum Cemal, Mahmut, Kerim ve bir avuç eski arkadaşla. “Beyler, bugün sizin desteğinize ihtiyacım var. Kızım Aslı’ya yapılanı anlatınca gözlerinizin bile dolacağını biliyorum.” Diye giriş yaptım. Cemal, gençliğinde ülke ülke gezmiş, motoruyla hayatı sırtlamış biridir. Hemen yumruğunu masaya vurdu: “Bu kasabada eğitimin adı böyle konamaz. Bir çocuğa dokunmak, bir nesli harcar. O Melih Hoca kimmiş görelim bakalım.”
Planımız basitti. Aslı’nın cesaretiyle yüzleşmemiz gerekiyordu. Okul müdürüyle konuşmaya çabaladım, ama telefondaki “Hocamızın disiplin yöntemleri kasabamızda herkesçe bilinmektedir, çocuklar yaramazlık yaparsa sonuçlarına katlanır.” sözlerini duyunca kan beynime sıçradı. O kasabada kimse ses çıkarmasa da, Aslı’yı susturacak bir baba yoktu artık.
Okulun tam önünde, öğle arasında, sekiz Harley Davidson motor parke taşlara konark yerini buldu. Egzozlardan çıkan sesle pencerelerdeki öğrenciler şaşkın gözlerle bakıyor, ellerinde telefon çekmeye başlıyordu. Biz, motor ceketlerimiz ve kasklarımızla, Aslı’nın arkasında yürüdük. O an herkesin gözünün içine baktım. İşte, kimse artık görmezden gelemeyecekti.
Bahçede çocuklar korkulu bakışlarla bizi izliyordu. Müdür odasından çıktı: “Bu yaptığınız nedir, burası eğitim kurumu! Güvenliği çağırırım!” Mahmut kibarca öne çıktı: “Eğitimin olduğu yerde, çocuklara zulüm yapılmaz beyim. Bu senin okulun değil, bütün kasabanın okulu. Bugün burada haklıyı, haksızı herkes görecek.”
Birden Melih Hoca ortaya çıktı. Yüzünde kendinden emin, alaycı bir gülüşle, “Biz burada çocuklara edebi haysiyet öğretiriz, terbiyesizlik yapanın da cevabını veririz. Disiplin böyle sağlanır. Sizinkinin suçu büyük. Babası olup biraz da siz öğretseydiniz, bu hale gelmezdi,” dedi.
O kadar soğukkanlı olmaya çalıştım ki, ellerim titredi. Etrafta öğretmenler, öğrencilerin anneleri babaları, herkes toplandı. “Bakın,” dedim, muhatabım herkes olsun diye. “Benim kızımın suç işlediği yok. Suçlu olan, çocuklara korkuyla bir şey öğretmeye çalışan sizsiniz. Kızımı yere sürünerek cezalandırarak, ona saygı değil, şiddetin hakim olduğunu gösterdiniz. Hiç düşündünüz mü; bu okulda başka hangi çocuklar küçük düşürüldü de asla söylemeye cesaret edemedi?”
Bir uğultu yayıldı. Arka sıralardan başka öğrenci velileri, “Benim oğlum da geçen ay sınıfta küçük düşürüldü!” diye bağırdı. Müdür şaşkın, öğretmenler birbiriyle bakışırken, Aslı arkamda dişlerini sıkmış, yüzünü kaldırmıştı. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama durdu. Bu defa utanmıyordu. Gururluydu. Ve ben, kızımın gözündeki ateşi, hiçbir tehditin söndüremeyeceğini anladım.
Cemal motor ceketini çıkardı: “Bu kasaba küçüktür, haber tez yayılır. Çocuklara korku değil, güven aşılamazsanız, bir gün herkes hesap sorar. Bugün burada bu hesaptayız.” Öğrenciler alkışlamaya başladı. Müdür, Melih Hoca’ya sinirle baktı: “Ne yaptığını sanıyorsun, Melih? Artık bunun hesabını vereceksin. Tatbikat değil, işkence bu!” diye bağırdı.
O an kasabada başlayan bu hareket, kısa zamanda sosyal medyada yayıldı. Basın geldi, belediye başkanı okul yönetiminin değişeceğini açıkladı. Melih Hoca görevinden el çektirildi, başka çocuklar da şikayetçi oldu. Belki Aslı hayatının en utanç verici anını yaşadı o gün, ama arkasında kendisine sahip çıkan bir babası ve dostları olduğunu bildi.
Evimize dönerken Aslı, “Baba, insanlar ben düştüğümde bana gülerler sandım. Sen inatçı olmamı öğrettin. Ama aslında, başkası üzülmesin diye susmamak gerekirmiş,” dedi. Kolunu boynuma doladı. Arka koltuktaki kasklar, motor tulumları ve cebimdeki yarım kalan anahtarlar…
Hayat çoğu zaman adaletsiz olabilir. Ama bazen, bir babanın haykırışı, kasabanın uyanmasına sebep olur. Şimdi soruyorum size: Siz olsaydınız, çocuğunuza yapılan haksızlık karşısında susar mıydınız yoksa kasabanın tamamı karşınıza çıksa bile dimdik durur muydunuz?