Neden Hep Ben Ödüyorum? – Aşk, Para ve Sessizliğin İçinde Kalmış Bir Hayat

“O faturayı da ben mi ödeyeceğim Esra?”

Bunu yüksek sesle sormak istedim, ama boğazımdan tek bir kelime çıkmadı. O an sadece içimde uğuldayan acı bir fırtına ve mavi fincanda soğuyan çay vardı. Cüneyt, babamın yıllar önce sevdiği bir soba gibi, bazen yanıyor gibi görünüyor ama aslında sadece sessiz bir bekleyişte. O gece yine market poşetlerini tek başıma taşırken, Ayşe halamın dedikoduları kulağımda çınlıyordu: “Kızım, kocan taş gibi delikanlı ama kadın dediğin her şeyi kendine yük etmemeli…” Bunu ilk defa sekiz ay önce duymuştum. O günden beri omuzlarım, poşetlerden çok daha ağır yükler taşıyor.

Cüneyt’le dokuz yıl önce, bir yaz akşamı Moda’da buluşmuştuk. O zamanlar hesap ödemek falan mesele değildi, güya “kibar” olmak için arada sırada cüzdanına uzanır, yine de bana bırakırdı. Ama o zaman böyle olacağını, bu yükün bana kalacağını bilemezdim. Dün akşam bir kez daha eve dönerken içimde buruk bir öfke vardı. Arabada eski Türkçe bir şarkı çalıyordu: “Bir kişiye çarptı gönlüm, ömrüm tükendi derken…” Tam sokağa girdiğimde, komşu emekli Sema teyze bana el salladı. Gülümsedim ama içim kıpır kıpır, hem utanıyorum hem de yalnızım.

Cüneyt dışarıdan bakınca ideal eş: Yakışıklı, çalışkan, herkesle muhabbeti iyi… Sadece benimle, para konuşulunca, gözü başka yere kayıyor. Bir kere “Cüneyt, ortak hesabımızı kullansak mı?” dedim. Biraz düşündü, sonra “Bana gerek yok Esracığım, zaten sen hallediyorsun ya,” dedi. Cevap kısa ve kesindi. O an sırtımda soğuk bir ter gezindi. Ben gerçekten de her şeyi hallediyordum. Geceleri çocuğun kreşi, mutfak alışverişi, aidatlar, faturalar, birikmeyen para…

Bir gün bankada sıra beklerken, mesajlarından biri geldi: “Elektrik ödenmiş mi?” Yine bana soruluyordu. Telefonu sıktım. Bazen isyan etmek istedim, ama korkum daha büyüktü: Ya çatışma çıkar, ya da sesimi çıkarırsam aramızdaki denge bozulur diye düşündüm. Annem bana küçükken, “Sakın tartışma, kadın yuvasını korur,” derdi. Ama her koruyuşta biraz daha kendimden vazgeçtiğimi hiç bilemedim.

Kardeşim Emre’yle bir gün çay içerken konuyu açtım. O bana sapsarı bakıp “Abla, sen söylemeden adam nereden bilsin?” dedi. Haklıydı belki ama bazı şeyler de hissedilirdi. Aşk dediğin, sadece göz göze bakınca kalbim çarpsın değil, yükü paylaşmak, “Ben buradayım,” demekti. Ama Cüneyt hiç öyle demedi.

Bazen gece yatakta sırtıma döner, uyuyormuş gibi yapardım. Yastığım sessizce gözyaşlarımı toplardı. Konuşamadığım her mesele, bir düğüm gibi içimde büyüdü. Bir gün, küçük kızımız Defne elinde boyama kitabıyla yanıma geldi: “Anne, babam bana yeni boyalar alacak mı?” diye sordu. Gözlerim doldu. Nedenini anlamadı ama yüzümdeki gerginliği hissetti. O an anladım ki, bu adaletsizliği sadece ben değil, erken büyüyen bir çocuk da taşıyordu.

Yakın arkadaşım Filiz’e “Sence bende mi, Cüneyt’te mi hata?” diye sordum. Güldü: “Bazen de ortada bir hata yok, sadece yanlış alışkanlıklar var. Ama bunu değiştirmek için konuşmak gerek,” dedi ama ben boğazımda tahta parçası gibi düğümlenen korkuyla nasıl yüzleşeceğimi bilemedim.

Bir pazar sabahı Cüneyt kahvaltı hazırlamıştı. Masaya geldiğimde iki yumurta ve biraz zeytin vardı. Her zamanki gibi bir de ince belli bardakta çay… Ama o anda, hesap defterini açmış gibi baktım masaya. Ne zamandır kendimden bile esirgiyordum hesap sormayı. Birlikte kurduğumuz bu hayat benim ellerimde paramparça mı olacaktı?

Kayınvalidem Hatice Hanım geçen ay yine geldi. “Ay Esracığım, Cüneyt’in işte çok yorulduğunu söylüyor, ona destek olman lazım,” dedi. Sustum. Onun hep Cüneyt’i savunacağını biliyordum. Aslında kadınlar kadınları anlar, ama bazı kadınlar geleneklerden başka bir şey görmez. Akşam, Defne’yi yatağına yatırırken, kızım bana sımsıkı sarıldı. “Anne, sen ağlama olur mu?” dedi. O küçücük elleriyle koca bir destek sundu bana. O an, “Dayan Esra, biraz daha,” dedim kendime.

Bir keresinde Cüneyt’e açık açık sordum: “Hiç hissetmiyor musun, bütün harcamaları tek başıma karşıladığımı?” Ne beklerdim bilmiyorum ama verdiği cevap kalbimi sıkıştırdı: “Benim işlerim zaten aksak, biliyorsun. Senin gelirin benden iyi… Hem sen düzen insanısın, her şeyi daha iyi yürütüyorsun, ben de karışmıyorum.”

Bunu duyunca koca bir yük daha bindi omzuma. Kızdım, içerledim, anlatamadım. Bunun adı aşk mıydı, yoksa yalnızlık mıydı? Annelerin nesiller boyu üstüne alan o görünmez yükü şimdi ben de taşıyordum. İşte burada, herkesin ortasında güçlü kadın oynarken, geceleri yastığımda yalnız hissetmemin sebebi de buydu.

Geçen ay müstakil ev hayali kurmuştum. “Bir gün param olursa herkesin adına birikim yaparım,” diye düşünüyordum. Ama her ay sonunda eksi hesap, sıfırlanan kartlar ve Cüneyt’in hiç sormadığı paralar… Küçükken oynadığımız evcilik oyununda bile roller daha eşitti.

Bir gün Defne hasta oldu. Doktora gitmek için koşa koşa bütün kağıtları, kartları, faydaları ben hazırladım. Cüneyt bir köşede telefonla konuşuyordu. “Sen halledersin,” dedi yine. İçimde büyüyen şey öfke miydi, keder miydi, tanımlayamam. Ama bir noktada boğulacak gibi oldum; dışarıda koca bir dünyaya, içeride ise kendi eşimle anlaşamamanın utancına…

Zaman geçti, yıl bitti. Kimseye anlatamadığım hikayemde yalnız kaldım. Belki Cüneyt gerçekten de farkında değildi. Belki de annemin dediği gibi, “Kadın yuvasını sahip çıkar” diye diye ben de sustum, sadece sustum.

Ama artık bilmiyorum, bir insan bir yükü nereye kadar tek başına taşıyabilir? Her gece kendime aynı soruyu soruyorum:

“Sevgi mi güçlüdür, yoksa alışkanlık mı? Siz olsanız, bunca sükûnetin ardından ne yapardınız?”