Söğüt Deresi’nde Annemi Bıraktığım Gün
“Mehmet, biliyor musun, sen küçücükken ben de böyle kalakalmıştım, arkamdan kapanan kapıya bakarken… Şimdi o kapı, benim arkamdan değil önümden kapanıyor.” Sesinin titrekliği arabanın içini doldurmuştu ama onun göremediği yerde, direksiyonun ardında sımsıkı yumduğum ellerimin acısı, bir annenin kalbinin acısına asla yaklaşamazdı. Bir an için hızımı düşürdüm, camdan dışarı zeytin tarlalarına bakıyordum; oysa gerçek, yanımda oturan annemin gözlerinde durmuştu. O gün, Söğüt Deresi Huzurevi’nin kapısında, inip anahtarımı cebime koyarken annemin başını öne eğip, hafifçe titreyen dudaklarıyla “Evine mi gideceksin, Mehmet?” diye fısıldaması hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.
Gençken, annem Hatice Hanım’ın evde sesi eksik olmazdı. Sofrada en tatlı anlatıları, dostları sofraya çağırmayı, bayramlarda küskünleri barıştırmayı o bilirdi. Babamla her şeyini, çocuklarını, emeklerini paylaşan, dertleriyle baş etmeyi bilen bir kadındı. Ama yaşlandıkça işler değişti; bedenindeki derman azaldı, hafızası bazen on dakika öncesini unutur oldu. Yine de ben çalışırken ona bakmaya devam eden, işi gücü arasında iki çocuğuma da göz kulak olan oydu.
Ama işler sarpa sarınca… Eşim Zehra, “Mehmet, artık baş edemiyoruz, sabahları yatağı bile unutuyor, sabaha kadar uyuyamıyorum. Çocuklar da korkuyor bazen. Sen de bütün gün iştesin, bana yük oluyor,” dediğinde, yüreğim ikiye bölündü. Anneme bir huzurevi arayışım böyle başladı. Her seferinde uygun birini bulamadım, Hatice Hanım’a yaraşır, ona sıcak bir ortam olacak bir yer bulmak istedim. Sonunda Söğüt Deresi’ni duydum. Görüşmeye gittiğimizde, içim bir nebze olsun rahatlamıştı—bahçesi, güler yüzlü hemşiresi, “Hatice Teyze burası sizin eviniz olacak” diyen müdür hanım, hepsi bir ‘rahatlık’ pöfürdetti yüreğime. Ama o yanımdayken değil.
O sabah erkenden uyanıp annemin valizini hazırladım. Ellerim titrerken, Zehra’nın sessizce olan biteni izlediğini hissettim. “Anne, bak, pijamalarını koydum, şalın da burada,” dedim, o ise hiç konuşmadı. Evin kapısından çıkarken torunlarına son bir defa bakmasını söyledim, usulca yanağından öptüler. Kapının aralığında “Dönüşte evi toplamayı unutma,” dedi Zehra, annem duymasın diye fısıldadı: “Belki böylece daha kolay olur senin için.”
Huzurevine vardığımızda, bizi karşılayan Melek Hemşire vardı. Annem ona bile yüz vermeyip bana döndü: “Mehmet, burada hiç yağmur yağıyor mu? Bahçesine bak… Yağmursuz toprak kokar mı?” Oturduğu sandalyede usulca etrafı inceledi—odasında yatağın ucunda bir battaniye, duvarda eski bir tablo, camın gerisinde söğüt dalları. “Burası hep soğuk mu?” diye sordu. Melek Hemşire, “Ateşini ölçelim, birazdan yemeğimiz var Hatice teyze,” deyince annem gülümsemeye bile çabalamadı.
Vedalaşırken dizlerinin dibine çöküp ellerini avuçladım. O eski, ellerime aşina olan, hala mis kokan eller. “Anne, ben sık sık geleceğim, söz,” diye mırıldandım. “Ev de sensiz olmuyor ki… Ama biraz sen de dinlen, olur mu?” Gözlerini kaçırıp uzaklara baktı, “Ev… Mehmet, bizim evimiz ne zaman bana dar oldu? Ben ne zaman sana yük oldum?” İçim buz tuttu, kelimelerim, annemin gözlerine bakmaya yetmedi. Vedalaşamadan araçta uzaklaştım. Dikiz aynasından son bir defa baktığımda, annem hâlâ bahçenin aralığında bana bakıyordu, sanki az sonra geri dönüp onun elinden tutacakmışım gibi.
O günden sonra her şey değişti. Eve döndüğümde bir sessizlik vardı; Zehra mutfakta tabakları yerlere koyarken bile çıtı çıkmıyordu. Çocuklar sessizce televizyon karşısında öylece oturuyordu. “Senin içini rahatlatacaksa, annene çiçek götürelim bir ara,” dedi Zehra, ben ise gözlerimi yere indirdim. “Çok da mutlu görünmüyorlar. Ama senin kararındı bu…” dedi. İçindeki kırgınlığı, bana olan mesafeyi kelimelerinin arasına saklamıştı.
Akşamları oturup annemi düşündüm, haplarımı yutarken burnuma annemin çorba kokusu geldi. Evin içinde onun ayak seslerini bekledim, ama her defasında başka bir sessizlik kapladı içimi. Gece Zehra’ya “Ben mi yanlış yaptım?” diye sorduğumda, o yalnızca kısık bir sesle “Sadece herkesin iyiliğini düşündün” dedi; biliyordum, bu teselli değil, bir uzaklaşmaydı.
Bir hafta sonra Söğüt Deresi’ne gittim. Annem bahçede eski bir battaniyeye sarılmış, uzaklarda oyun oynayan bir torunla konuşmak isteyen ama laf açamayan bir çocuk gibi kenara çekilmişti. Beni görünce yüzü aydınlandı mı? Belki, ama içindeki sitem kolay sönmüyordu. Yanına oturup “Anne, burada iyi misin?” diye fısıldadım. O ise yanıtlamadan yere bakıp, “Evde mantı açarmışsın gibi kokuyor, Mehmet,” dedi, gözlerini ufka dikerek. “Bahçedeki adamlar ellerini soğuk suya sokup duruyor, ben alışamadım suyun soğukluğuna. Akşam olunca korkuyorum, kapı seslerinden ürküyorum.” Bir anda çocuksu bir korkuyla ellerimi tuttu. Onu orada bırakmak, bin defa ölmeye benziyordu. O an, annemin bana ait olan son koruma çemberine de veda ettiğimi anladım.
Dönüp evime gelsem de annemi hep yanımda hissettim. Çocuklar geceleri benden masal isterken “Anneannen yok artık, bu evde öyle sessizlik var ki, ben de masal anlatmayı unuttum,” diyorlardı. Zehra ile aramızda görünmez duvarlar örüldü. Bir akşam tartışmamız yangın gibi büyüdü: “Senin yükünü annene yüklediğin gibi, şimdi de bana yüklüyorsun her şeyi!” dedi, ağlaya ağlaya. Avuçlarımı yüzüme kapatıp sustum.
Günler geçtikçe, annemin yattığı odanın kapısını aralayıp içeri sızan rüzgârı düşündüm; akşam ezanında ona hangi duanın iyi geleceğini bilmemenin acısı içimde büyüdü. Bir akşam tekrar huzurevine gittiğimde, annemin penceresinin önünde bir taburede oturduğunu gördüm. Beni karşılayınca, “Ben hala buradayım, Mehmet. Sen hala oradasın. Biz ortada bir yerde kaybolduk, biliyor musun?” dedi. Yanına oturdum, ilk defa ağladım. Annem ellerimi tuttu: “Senin değil, hayatın ayıbı bu belki. Belki de başka çaremiz yoktu. Ama bir gün, oğlunun elini tutmayı özleyen bir anne olduğumu unutma.” O an hep içimde büyüyen kuşku yerini ağır bir pişmanlığa bırakmıştı.
Eve dönerken arabanın aynasında kendi gözlerime baktım. Hangi karar, kimi daha az yaralar? Hala bilemiyorum. Bir insan annesini bırakırken kendini affedebilir mi?