Daha Ne Kadar Dayanabilirim?
“Nimet, faturalar geldi mi?” Mesut’un sesi, mutfağın kapısı arasından yayıldı; yorgun ve isteksizdi. Bir an durdum. Elimdeki bulaşık süngerini sıktım, köpük parmaklarımın arasında aktı. Gözüm avizeyi tutan ödünç ampulde: Akşam yemeğinde masaya ne koyacağımı, Emre’nin okul harcını nasıl çıkaracağımı, annemin ilaçlarını zamanında alıp alamayacağımı düşündüm. Bir kadının kaç işlevi olabilir, hiç düşündünüz mü? Türkiye’de sabah uyanıp herkesin kahvaltısını hazırlayan, çocuk okula gitmeden ödevini kontrol eden, işi gücü yetiştiren, ruhunda yangınlarla gününü bitiren milyonlarca kadından sadece biriyim. Ama bugün kendi yangınımda yanarken bir başkası olmaktansa, sadece kendim olmak istedim bir an.
Ağır adımlarla masaya geçtim. “Evet, geldi! Hepsi burda, masada!” diye bağırdım hafif titrek bir sesle. Mesut gazeteden başını kaldırmaya bile gerek duymadı. Sanki evimizdeki parayı ben sokaktan topluyorum, sanki her gece sırtım ağrıdan zonklarken rüyamda para saymak mutluluk veriyor. Hayatımı Mesut’a göre yaşadığımı o an bir kez daha fark ettim: O çalışmayınca ben iki işte çalıştım, eve geç gelince bahaneler uydurdum, oğlumuzun gözünde babasının itibarını düşürmemek için kendi yorgunluğumu yuttum. Ama tarifsiz iç sızısıyla, her geçen gün biraz daha azala azala var oldum.
Bazen başımı Emre’nin odasından gelen seslere veriyorum. Çalışma masasının üstünde zamansız bir defter, yanındaki ucu kırılmış kurşun kalem, geri dönüşümden bulduğum kitaplar. Oğlum bana dönüp, “Anne, babam neden işe gitmiyor?” dediğinde cevap bulamıyorum. “O biraz rahatsız oğlum, yakında daha iyi olacak,” diyorum hep. Ama ben de biliyorum: Mesut’un yorgunluğu bedensel değil, ruhsal bir körelmişlik. Bütün hafta televizyon karşısında pinekleyip, mahalledeki kahvehane sohbetlerini dinlemeyi iş sanıyor. Oysa üç yıl önce, Emre’nin doğum günü partisinde ona sarılıp, “Birlikte her şeyi başaracağız!” diyen adamın izine rastlamak mümkün mü?
Bir yandan da kendi ayakta kalma savaşım var. Sabahları Marmara Üniversitesi’ne gidiyorum, işletme son sınıftayım. Akşamları ise Kadıköy’de bir kafenin arka odasında bulaşık yıkıyorum. Geceler ise bana ait; notlarla, ödevlerle, yazılarla. Pazartesi ödev teslimine yetişmeye çalışırken bir elime ütü, öteki elime bilgisayarı alıp yazıyor, çat kapı komşudan deterjan borç alıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu ay elektrik faturasını yatırmazsam, annemin kalp ilaçlarını alamazsak, Emre’nin servis parası yatmazsa, yarın yok.
Annem bazen arıyor. “Kızım, kendine dikkat et! Sen de robotsun sanki!” diye nasihat veriyor. Ama annemin gözleri görmüyor arkamdaki dağılmış mutfağı, kocamın köhne umutsuzluğunu, kendi anneliğimin tükendiği geceleri. Ona sadece “İyiyim ana, her şey yolunda,” diyebiliyorum. Çünkü anneme dert yanarsam, günlerce başımı yastığa koyamam. Biz Doğu’dan göç etmiş bir aileyiz; yeni mahallede kök salmak, iki yakayı bir araya getirmek kolay olmadı. Babamı kaybettikten sonra zaten omuzlardaki yük artmıştı.
Bir akşam da Emre ateşler içinde kıvranırken oldu tüm kırılma anı. Buz dolabında üç günlük çorba kalıntısı, masada ayağı kırık bir sandalye, cebimde ise bir haftalık asgari ücretten kalan bozuk paralar… Mesut’a döndüm, “Bugün yine iş aramaya gitmeyecek misin?” dedim. Dudağında boş bir gülümsemeyle, “Nimet, nasip işte, bulurum bir gün,” dedi. Bir gün. Hangi gün?
Öyle bir noktaya geldim ki, iki dudağım arasında sıkıştı öfkem. “Sen nasıl böyle rahat olabiliyorsun? Çocuğumuzun okulu, evimizin kirası, her şey benim omuzlarımda! Sen bana hiç yardım etmiyorsun!” O an göz göze geldik. Mesut’un yüzünde üzgün mü, kızgın mı, bilemediğim gölgeler geçti. “Ben de istemiyorum böyle olmasını. Ama deniyorum,” dedi. O an anladım ki, onun dünyasında denemek, benim dünyamda var gücümle yaşamak demekmiş. Aramızdaki boşluk bir türlü kapanmıyor.
Kimi zaman geceleri mutfakta sessizce ağlıyorum. “Nimet, güçlü kadınsın” diyorlar bana. Ama güçlü olmak zorunda kalmak, mutlu olmak için yeterli mi? Bu şehirde bir başıma savaşırken, kendi gölgeme bile yetişemiyorum bazı günler; ne anneliğim, ne eşliğim, ne de kendim olabildiğim bir ara var. Üniversitede arkadaşlarımın “Hafta sonu nereye gidelim?” konuşmalarına içten içe özeniyorum. Benim için hafta sonları iki iş arasında evin temizliği, Emre’ye yeni ikinci el ayakkabı falan bakmak. En son kitapçının önünde durup, kur sabitlemesiyle indirimli romanların hayalini kurarken gözlerim dolmuştu.
Bir gece, herkes uyuduktan sonra, mutfağın ışığı altında Emre’nin eski bebekliği fotoğrafına baktım. Küçük parmakları, kocaman umutlu gözleri… Ona ne hayaller kurmuştum. Kendime o gün söz vermiştim: Emre, güzel bir hayat görecek. Ama şimdi kendi gölgemde kayboluyorum. Bunun için mi direndim bunca yıl, bunun için mi okudum, sabahladım, çalıştım?
Bir sabah, oğlum kapıdan çıkarken bana döndü: “Anne, seni çok yorgun görüyorum. Keşke daha fazla dinlenebilsen.” Umutla karışık bir kırılganlık hissettim. Çocuk kalbi, her şeyi anlar. Ama ben ona yıkılmış bir anne göstermek değil, güçlü bir kadın örneği bırakmak isterim. Bazen aklıma geliyor: Hayallerim hep başkaları için miydi? Kendim için yaşadığım bir an var mıydı hayatta? Belki de biz Türk kadınlarının kaderi bu: Hayatımızı ip gibi örer, ip yırtılsa da yine de o ipin ucunda dimdik kalmaya çalışırız.
Evin salonunda köhne kanepede oturan Mesut’a bakıyorum. Onunla tanıştığım akşam aklıma geliyor, gözlerinde umut vardı bir zamanlar. Şimdi sadece o eski adamı hayal etmeme neden oluyor. Acaba bir gün yeniden toparlanabilir miyiz? Yoksa hayatlarımız farklı yönlere mi savrulacak? Çoğu zaman tek isteğim, ağırlığını omuzlarımdan kısacık da olsa bırakmak. Ama sonra yine kendime dik durmak zorunda kaldığımı hatırlatıyorum. Çünkü başka çarem yok.
Etrafımda benden umut bekleyenler bir yanda, kendi içimde sönmekte olan umut öte yanda. Artık biliyorum: Ben daha ne kadar dayanabilirim? Herkes benden güçlü olmamı beklerken ben ne zaman gerçekten dinlenebilirim, ne zaman kendim için bir nefes alabilirim? Sizce bir insan ne zaman “Artık yeter!” demeli?