Yirmi Yıl Sonra Uyanış: Bir Hayatın Yeniden Başlaması
“Neden uyanmıyor? Lütfen artık uyan!” Eşim Okan’ın sesini boğuk bir tül gibi algılıyorum, sanki bir rüyadayım; ama bu rüya, gerçeğe dönmekten daha ağır. Bedenimde bir karıncalanma hissiyle gözlerimi aralıyorum. Rahatsız edici bir temizlik kokusu burnumu yakıyor. Odanın beyazlığı gözümü alırken, Okan’ın yılların yorgunluğuyla karışmış gözlerinde bir şaşkınlık, bir umutsuzluk ve umut bulutu saklı. “Elif, beni duyabiliyor musun?” diyor. Bir şeyler söylemeye çalışırken boğazımda bir düğüm.“Ben… neredeyim?” Fısıltım çırpınıyor, tıpkı içimde çırpınan panik dalgası gibi.
Yirmi yıl boyunca bu hastane odasında kapalı kaldığımı bilmiyordum. Zaman, sanki üzerimden silindir gibi geçmiş. Saçlarımda dokunan hemşirenin elindeki aynadan yansıyınca kırlaşmış saçlarım ve kırışmış yüzümle karşılaşıyorum. “Böyle mi oldum?” diye mırıldanıyorum. Okan elimi tutuyor, avuçlarındaki sıcaklık yirmi yıl önceki o adeta yanardağ gibi parlayan aşka götürüyor beni bir anlığına. Ama, onun yüzünde derin bir yorgunluk, sabırla işlenmiş bir hüzün seziyorum. “Ne olur üzülme. Yanındayım, Elif.”
Doktorlar başımda konuşuyorlar. Beni hayata döndürenin ne olduğunu bir türlü çözemiyorlar. Ancak Okan’ın anlattığına göre, iki gün önce, hastanede yardımseverlik için çalışan Salih adında yoksul bir çocuk yanıma gelmiş. Herkes ona “Dilenci Salih” diyormuş; çünkü annesi sokağa terk edilmiş, babası hapiste olduğu için yaşlı komşularının yardımıyla hayatta kalmış. Salih, benim yanımda dua edip ninni söylemiş. Okan gözyaşlarını saklamak isterken sesi titriyor: “O çocuğun sıcaklığı, duaları seni uyandırdı Elif.”
Zihnimde bulanıklık devam ediyor ama kalbimde Salih’e karşı tarifi zor bir minnettarlık doğuyor. “O çocuğu görmek istiyorum, Okan. Beni hayata döndürenin kim olduğunu bilmeye hakkım var.”
Oğlum Yusuf’u sorduğumda, Okan’ın titremesi artıyor. “Yusuf… büyüdü, Elif. Artık delikanlı oldu. Çok zor yıllar geçirdik. Kimi zaman umutlumuydu, kimi zaman yaşama tutunmaya çalıştı.” Benim tek bir anda kaybettiğim yirmi yıl, onların yavaş yavaş tükenişiydi.
İlk fırsatta Salih’i odaya getiriyorlar. Üzerinde eski püskü, yamalı bir mont; gözlerinde küçücük bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır bir bilgelik. Bana sessizce bakıyor ve utangaç bir şekilde, “Teyze, iyi oldunuz mu?” diyor. Gözlerimden yaşlar akıyor. Salih’in elini tutuyorum. “Senin sesinle döndüm oğlum… Sen olmasaydın belki burada sonsuza kadar uyurdum.”
Ailem, araya giren yıllara karşı yenilmiş ve değişmişti. Okan, geçen yılların gölgesiyle artık tam bir yabancıydı bana. Yusuf’la aramızda beklediğim bağı kuramadım; bana sürekli temkinli, mesafeli yaklaşıyor, asla çocukken anneme koştuğu gibi yaklaşamıyordu. Bir keresinde, “Anne, ben küçüktüm, her şey çok zordu. Beni bırakıp gittin; seni affetmem zaman aldı” dedi. Suskunluğunda, sevgiyle yoğrulmuş bir öfke vardı. Her gece eski fotoğraflara bakıp ağladım. Yirmi yıl… Bir annenin yirmi yıl uyuyan gövdesinin ardında bırakılan bir çocuk. Yüzlerce kayıp doğum günü, okunamayan masal kitapları, paylaşılmamış sırlar.
Okan’ın dükkanı da yıllar içinde kapanmış; mahalledeki ekonomik kriz, zamlar, hayat pahalılığıyla mücadele edememiş. Arkadaşlarımız ya taşınmış ya da bizi unutmuş. Annem ve babam ise, komadayken hayatlarını kaybetmişler. Onlara veda bile edememişim.
Hayata yeniden tutunmam gerektiğini anladım. Salih’i tekrar çağırdım. O, bir rüyadan farksız hayatımın gerçeği oldu; bana yaşamanın, sevgiyi paylaşmanın değerini anımsattı. Bir gün Salih’in okulundaki öğretmeniyle tanışmaya gittim. O kadar yoksulluk içinde Salih, okumaktan vazgeçmemiş, herkese yardım eden bir çocuk olmuş. Mahallenin zenginleri onu hor görürken, komşular ise yanında olmuş. Öğretmeni bana, “Salih’in içindeki umut ateşi, okuldaki herkesin yüreğini ısıttı. Sizinle aramızda özel bir bağ kurdu” dedi.
Çok geçmeden Salih’in annesinin hapisten çıkacağı haberi geldi. Salih, korku ve umutla karışık bir sevinç yaşadı. Okan’la akşam yemeğinde duygularımızı konuştuk. “Elif, hayat kendini hep yeniden kurar. Salih’in mucizesi hem seni hem de bizi dönüştürdü” dedi. O gece, Yusuf’la oturdum. Uzun uzun sustuk, göz göze geldik. “Oğlum, yirmi yılını annesiz geçirdin, biliyorum. Ama şimdi buradayım, telafi etmek istiyorum.” Onun gözlerinden birer damla yaş süzüldü. “Belki biraz zaman isterim, anne” dedi. Omzuna dokundum. Bir annenin teması, bir oğulun sevgisine ulaşır mı, bilmiyorum.
Kısa sürede mahalledeki kadınlar, benim komadan uyanma hikayemi konuşmaya başladılar. Kimisi mucize dedi, kimisi Allah’ın lütfu. Ama asıl mucize, bir çocuğun sevgisinin, insanın en karanlık uykusunu bile bozabilecek bir güç olduğunu düşünmemdi. Hastane odasının soğukluğunu, Okan’ın ve Yusuf’un uzaklığını, Salih’in umut dolu bakışlarıyla örterek hayata tutunmaya gayret ettim.
Bir gün Yusuf, odama elinde eski bir fotoğrafla geldi. “Bak anne, bu sensin ben küçükken,” dedi. Fotoğraftaki gülüşümüz, şimdiye kadar kavuşamadığımız sarılmamızı anlatıyordu. “Beni affetmeni isterim Yusuf,” dedim. Sessizce yanımda oturdu, başını omzuma yasladı. “Belki çok şey kaybettik ama beraber baştan başlayabiliriz anne,” dedi.
Mahalledeki kadınlar evime gelip geçmiş olsun ziyaretleri yaparken, bir yandan da kendi hayatlarını anlatıyorlardı. Ev kredileri, işsizlik, çocuklarının sınav kaygıları… Hayat Türkiye’de kimseye kolay değil. Herkes bir kaybın, bir acının izini taşıyor. Her akşam haberlerde geçen zamlar, kutup gibi soğuyan ilişkiler, birbirine güvenini kaybeden insanlar – hepsi aslında bizi de etkiliyordu. Benim uyanışım bir mucize gibi görünse de, yan komşumun dul kalması, öğrencilerin sınavsız gün yüzü görememesi, Okan’ın iflas etmesi aslında aynı çaresizliğin farklı yüzleri değil miydi?
Salih, annesiyle buluştuğu gün bana sarıldı. “Teşekkür ederim teyze, sen iyi oldun ya, bana da umut verdin,” dedi. Onun yıpranmış avuçlarında, geleceğe dair kırılgan bir inanç titreşiyordu. Okan ise, dükkânını tekrar açmak için uğraşmaya başladı. Ben ise elimden geldiğince başkalarına yardım etmeye, mahalledeki çocuklara kitap okumaya başladım. Hayat, hissizliğin ardından titrek adımlarla geri dönüyordu.
Bir akşam balkonumda otururken, içimde yirmi yılın yasının yankısını hissettim. “Acaba her şeyi telafi edebilir miyiz?” diye düşündüm. Zaman geri gelmiyordu. Ama umut ve sevgi, kayıplarımıza karşı büyüyebiliyor muydu? Şimdi size soruyorum: Siz bu kadar yıl kaybettikten sonra hayata nasıl devam ederdiniz?