On Yıl Sonra Eve Dönen Bir Adam: Şengül’ün Hikayesi

Kapının tokmağına sertçe vurulduğu o akşam, yüreğim göğsüme sığmaz oldu. Selin, mutfakta tabak yıkıyordu; Okan odasında bilgisayar başındaydı. O sesi duyduğumda elimdeki çay bardağı ufalandı, titredi ellerim, onları hemen arkamda sakladım. “Şengül, ben geldim,” dedi dışarıdan bir ses, tanıdık ama artık yabancı. Sanki bir mezarın taşını çekmiş de altından ölmüş birini çıkarıyordu Tanrı, İlker’in sesi yılların arkasından üzerime boca oldu.

O kapıyı açmak bir ömür sürdü bana; anahtarı iki defa yere düşürdüm. Kalbim hem korkudan hem öfkeden hem, itiraf edeyim, biraz da umuttan patlamak üzereydi. Karşımdaki adam ezilmiş, kırışmış bir gömleğin içinde cılız, elleri boş… Hani bir sel gelir de önüne kattığı her şeyi götürür ya, İlker’de hiçbir yaşam belirtisi kalmamış gibiydi.

On yıl oldu. On yıl ağladım, çocuklarım için dimdik durmaya çalıştım, kendi kendime her gece tekrarladım: “O gitti, artık yok, seni istemedi, seni ve çocukları bırakıp gitti.” On yıl önceki o sahneyi unutamam, oğlumu kucağımdan alırken bile gözü kapının üzerindeydi: “Şengül, yapmak zorundayım, hislerimi takip etmeliyim…” dedi ve çıktı. Benim hislerim ne olacak diye bağırdım ardından; ilgilenmedi bile. O zaman Okan sekiz yaşındaydı, Selin altı. O günden sonra sabahları onların gözlerinden taşan soruları yokmuş gibi görmezden geldim. Bütün mahalle, akrabalar konuştu, el alemin gözünde yine kadın suçlu, yine erkek ak pak, çocuklar ise ağızlarında lokmaları büyüdüremeyen masumlar oldu. Annem üç gün bana gelmedi, “Kızım, kocana daha sıkı sarılsaydın olmazdı böyle,” dediğinde içimdeki öfkeye ket vuramadım. O günden sonra, kimseyle bu konuyu konuşmak istemedim.

Okan büyüdü, içine kapanık bir delikanlıya dönüştü. Selin okuldaki öğretmenlerle başı derde giren, hırçın bir kız oldu. Babaları hiç aramadı, sormadı. İlk yıllar doğum günlerinde, bayramlarda akşamları yataklarına girip sessizce ağladıklarını gördüm, ama asla lafa dökemedim. Onlara “Babanız gidip başka biriyle mutlu oldu,” diyemedim. Çünkü bilmiyordum; İlker’le hiç konuşmadım, hatta bir kere bile arayacak cesaretim olmadı. Aramadı, sormadı. Varlığımıza, yokluğumuzdaki sessizliğe karıştı.

Şimdi, o adam karşımda. Ellerini sinsice ovuşturuyor. Gözleri yere bakıyor. Ilk cümlesi şu oldu: “Affet beni Şengül, başka bir yere sığınacak gücüm kalmadı.” İçimden geçenleri anlatmaya kelime yetmez. Bir öfke, bir acı ve iğreti bir umut… Yıllar boyunca babası yokken büyüyen çocuklarım şimdi liseyi, üniversiteyi bitirmek üzereler. Onların öfkesine hak verdim hep. Evimizde sık sık fırında ekmek kalmadı ama aç da kalmadık. Tek bir an olsun, himayeleri eksik kalmasın diye kan ter döktüm.

İlker gittiğinde Selin bana döndü ve ilk kez içindeki korkuyu kelimelere döktü: “Anne artık sen de gidersen, ben ne yaparım?” O an bir daha asla yere düşmeden, ağlamadan, güçlü kalacağıma karar verdim. Yalnızlık zor, imeceyle aile geçindirmek daha da zor. Dayımın yanında kasada çalıştım, Selin’i okuldan alıp dikiş kursuna götürdüm. Okan iş bulmak için yaşından büyük adamlarla konuşup gazete dağıttı. Bunu onlara çok görmedim, babalarından eksik olan tüm sevgiyi iki kat vereceğime söz verdim. İlker ise başka bir şehirde, başka bir hayatın peşindeymiş. Bunun hesabını asla vermedi, çocuklarına bir çift güzel söz bile göndermedi.

Şimdi ise, kapının eşiğinde yorgun bir adam var ve ilk gelse bile gölgesi kadar sessiz. Okan odasından çıktı, yüzünü bile İlker’e çevirmedi; “Hoş geldin baba dememi bekleme,” dedi, bakmadan mutfağa döndü. Selin araya girdi, gözleri dolu dolu “Seninle ilgili tüm anılarımı sildim, şimdi ne diyeceksin bana?” Sakince İlker’e oturmasını söyledim ama evin soğukluğu iliklerime işledi. Bir tabak çorba koydum önüne, kaşığı ağızına götürmeden döndü: “Yapacak hiçbir şeyim yok kızım, hatamı anladım,” dedi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde çocuklarım odalarına çekildi, ben de tek başıma, mutfakta bir sandalye çekip oturdum. İlker yanımda çaresizce durdu; açıldığı konuya ise giremedi. “Şengül, on yıl boyunca gece başımı yastığa koyduğumda senin, Okan’ın ve Selin’in sesini duydum. Senden başka kimsem, gidecek yerim yok. Hata üstüne hata yaptım, bana bir daha şans verir misin?” dedi sonunda. Gözlerinde ilk defa gerçek pişmanlığı gördüm. O an içimdeki bütün öfkeler birbirine savaştı. Kalbim haykırıyor: “Bunca yıl yokluğunu hissetmemizi, biz acı çekerken rahat yaşamanı nasıl affedebilirim? Çocuklarım seni asla istemezken nereden başlarım?”

İşte şimdi, tam bu anda, karşımda çaresizce oturan hayatımın en büyük kırgınlığını izliyorum. Annem hâlâ “Evlilik kutsaldır, bozmak kolaydır ama toplamak zordur,” diyor. Komşular sabah kapıyı dinliyor; çocuklarım babalarından nefret ederken kendi kalbimi hangi terazide tartabilir, hangi kalıba sokabilirim bilmiyorum. Yıllardır özlediğim huzurun, şimdi bana getirdiği ağrıyı, kim bilebilir? İçimden sadece bir soru yankılanıyor: Ben İlker’i gerçekten affetsem, dünyada başka kadınlar da aynı şekilde affedebilir mi? On yılını yitirmiş bir kadın olarak, yeniden başlamak mümkün müdür?