Söz Verilip Tutulmayanlar: Yusuf’un Doğumu ve Annemin Sessizliği
“Anne, neden aramıyorsun?” Parmaklarım telefonda, dudağım titriyor. Yusuf’u emziriyorum, saat gecenin biri. O an dünyada yalnız hissettiğim tek insanım, birden içimi hıçkırıklarla dolduran ‘yapayanlızım’ gerçeğini yeni doğmuş bebeğimin başını okşayarak saklamaya çalışıyorum. Doğumdan iki hafta sonra, Gültepe’deki küçük apartman dairemde, dört bir yanım sessizlikle örülü. Annem, bana ‘Hiç korkma, sen doğur – ben senin yanındayım’ demişti, hatta son üç ayında dört kere bunu tekrarlamıştı. Sanki bana değil, kendisine söz veriyordu: “Senin arkanda ben varım.” Ama o geceden sonra, Yusuf’u dünyaya getirdiğimden beri, annemin bana verdiği bu en temel desteği – annelik desteğini – yanımda hissedemedim. Ben o an içimde anneme duyduğum öfkeden çok, yaşımın 36 olmasına rağmen çocukluğumdaki o kırılgan kıza dönüşüme şaşırdım.
Baba yok çevremde, eşim Serhat gece nöbetinde. Yusuf’un gaz sancısı bitmek bilmiyor. Uyumuyorum, çünkü geceye sarkmış o telefonsuz saatlerde annemin bana bakışını, tam yarı uykulu gözlerle mutfakta “Süt koyayım mı kızım?” dediği gençlik yıllarımı düşünüyorum. Neden şimdi o annem yok? Herkes dönüp bana, “Koca kadınsın, kendi çocuğun var artık, herkesin hayatı var,” diyor. Ben de öyle diyorum ama içimde, tam kalbimin orta yerinde, kimsenin duymadığı bir kırgın çığlık yükseliyor: ‘Anne, bana niye gelmedin?’
Üçüncü hafta geldiğinde, annemi tekrar aradım. Açmadı. Kısa, mekanik bir mesaj “Yarın arayacağım kızım, yoğunum.” Herkesin anası, doğumdan sonra kızının yanında olurdu, bizim mahallede böyleydi. Kayınvalidem bile bir kere gelip Yusuf’u sevip gitti, ‘Allah analı babalı büyütsün’ deyip hemen evine döndü. Benim annem ise gelmemeyi tercih etti.
O sabah, Yusuf’un uykusuzlukla pespaye olmuş yüzüme bakıp gülümsemesiyle, ‘Kendi anneliğini de yanında taşıman lazım’ lafı yankılandı kulaklarımda. Evin içinde dolanıp dururken, geçmişte mutlu çocukken bana sarılan, geceleri ateşlenince sabaha kadar uyumayan – hatırladığım o güçlü, dokunulmaz anne figürü, şimdi yüzünü kapamıştı. Kendi anneme de mi büyümüş bir kadın olarak ulaşamıyorum? Annemle aramıza, sanki alışılmadık bir suç gibi, görünmeyen bir duvar örülmüştü.
Üçüncü ayda, yine denedim. Babam telefonu açtı. “Annen biraz rahatsız, evde dinleniyor,” dedi. Yusuf’un diş çıkardığı, sabahlara kadar ağladığı gecelerde, başımı yastığa koyup gözlerim dolu dolu o cümleyi tekrar ettim: ‘Evde dinleniyor.’ Annem benim yanımda dinlenmez miydi? Ben kendi annemi hep sonsuz bir güç, sarsılmaz bir duvar gibi hafızamda saklamıştım. Yaşı artık 60’ı geçti, belki gerçekten hastaydı – ama içimde bunu kabul etmeye hazır değildim. Ona hakkımı helal edemeyecek kadar çok güvenmiş, çok umut etmiş, çok çocuk kalmıştım.
Bir gün, Serhat işten dönmekte geç kaldı. Yusuf uyandı, ağlıyor. “Yeter!” diye içimden bağırdım ama ağızdan çıkmadı. Burnumun direği sızladı. O an anneme en çok ihtiyaç duyduğum o an olmuştu. Elim telefona gitti. “Anne, ben güçsüzüm,” diye mesaj attım. Üç gün sonra, bir emojiyle cevap geldi: “Seni seviyorum.” İki nokta, bir kalp. Sanki bir yıldır süren bu tuhaf sessizlik, bu suskunluk ve aramıza ördüğümüz duvar, artık sadece iki emojiden ibaretti.
Komşum Münevver Teyze beni o sırada camdan izliyormuş. Kapıyı araladı, elinde bir tas sıcak süt ve kuru fasulye: “Sen hâlâ anneni bekliyorsun değil mi, kızım?” Gözleri doldu. “Benim de annem bana hiç gelmemişti doğumda, bilirsin. Büyür çocuklar, büyüyoruz, anneler büyüyemiyor…”
Yusuf bebek büyüdü. O konuşmasa da bazen bana bakarken annemin gözlerini görüyorum: üzgün, suçlu, yorgun. Aramızda yıllarca konuşulmamış, hep ertelenmiş, adını koyamadığım bir ‘eksik destek’ var. Annemle yeniden yüz yüze geldiğimiz ilk anda, gözlerinin içine bakıp sadece “Nasılsın?” diyebildim. O ‘iyi’ dedi, ben kafamı eğdim.
Bir gün cesaret edip sordum: “Anne, bana neden gelmedin o zaman?” Cevabı kısa ve kesikti: “Senin de bir gün anlayacağın nedenlerim var.” O an hiçbir şey anlamadım, sadece kalbim kırık kaldı. Belki ona hak verdiğim, belki vermediğim anlar oldu ama hala geceleri, Yusuf’u uyuturken eski annemi özlüyorum. Onun bana yalnızca fiziksel destek değil, gözleriyle verdiği sevgiyi ve güveni, en çok da omzunda ağlayabildiğim o eski halini…
Hâlâ düşünüyorum: Bazen anneler büyüyünce sevgilerini başka türlü gösteriyor, daha az cümleyle, daha fazla susarak. Ya da korkuyorlar, kızlarının onlara eskisi kadar ihtiyaç duymasını kaldıramıyorlar. Bilemiyorum. Aile dediğin yer, insanın sığınak olduğu kadar, korkularının da tutulduğu yermiş.
Şimdi her Yusuf’a baktığımda, bir annenin ne olursa olsun söz vermesinin, çocuğun gözünde nasıl bir güven çatısı kurduğunu artık çok daha iyi anlıyorum. Ve soruyorum kendime – ya da size:
Bir anne evladının yanında olamazsa, o çatı nasıl tamamlanır? Sizce “büyümek” anneden vazgeçmek mi, yoksa annelerden hep biraz çocuk kalmak mı demek?