Paramparça Sözler: Kız Kardeşim Ayşe’nin Nişan Gecesi ve Fırtına

“Ayşe, şaka yapıyorsun değil mi? Lütfen… Bak, yüzüne bakıyorum, gözlerin titriyor, bir hissediyorum ben,” dedim, ama cevabı çok netti. Annemin elindeki kahve fincanının tabağa çarpmasıyla oluşan o ince ses, gecenin sessiz çığlığıydı. Babam başını kaldırmadan, zor nefesler alıyor, masanın kenarına parmaklarını gömüyordu. Benim güzel, akıllı, inatçı kardeşim Ayşe ise, odanın ortasında sanki bir sanık gibi dikiliyordu, gözleri yaşla parlarken sesine bir taş gibi ağırlık vermeye çalışıyordu. “Abla,” dedi fısıltıyla, “Ben kararımı verdim. Bugün nişanlandım.”

O bir an, on sekiz yaşında olduğu gerçeğinden, içimizden birinin ilk defa çocukluktan yetişkinliğe geçtiğine tanıklık etmekten çok, bir şeylerin ansızın elimizden kayıp gittiğini anlamıştım. Doğum gününde nişan? Kime? Nasıl?

Dedikodu mahallemizde hızla yayılır, aileler birbirinin kapısına usulca gelip giderken, bizde işler daha yeni başlıyordu. Annem “Kızım, sen çocukken de böyle aceleciydın, bir dur, bir düşün… Nereye yetişiyorsun Ayşe?” diye sitem ederken, babam “Evlat daha reşit olalı birkaç saat olmuş, düğün mü derdin?” diyordu. Bizim evde herkesin gözleri Ayşe’yi süzüyor, aramızdaki cam gibi eski sırlar birer birer kırılıyordu.

Nişanlandığı çocuk bizim okuldan Emre’ymiş; şaşkınlığım daha da büyüdü. Emre’yi tanırdım, sessiz, içine kapanık bir çocuktu. Ayşe ile ilişkileri olduğunu bile bilmiyordum. “Ayşe, bu senin ilk büyük sırrın mıydı?” dedim sessizce kendi içimden, ama o hiç duymadı.

O geceden sonra evde huzur bıçak sırtı gibiydi. Annem ağlarken, babam öfkeden moraran yüzünü gizlemek için daha çok işe gömülüyordu. O kadar derin bir sessizliğin içine düşmüştük ki, sanki evin duvarları bile konuşuyor, eski kavgaları, küslükleri fısıldıyordu. Aslında annemle babam arasındaki buz gibi mesafe, bir acı hatıra gibi her anımızı gölgelemeye başlamıştı.

Sonra öğrendim ki, Ayşe meğer annemin gençliğinde yaşadığı bir hikayeden fazlasını taşıyormuş içinde. Bir gece, annem bana açıldı: “Biliyor musun, ablan, ben de on sekizimde nişanlanmıştım. Ailenin baskısıyla, istemediğim biriyle. Cesaretim yetmemişti hayır demeye… Hep içimde ukde kaldı. Ayşe’yi anlamaya çalış. Belki farkında olmadan onun özgürlüğüne taş koyuyoruz.”

Bu itiraf içimi parçaladı. Bir yandan Ayşe’nin seçimini anlamaya çalışıyor, bir yandan da kendi hayatlarımızı devam ettirebilmek için çırpınıyordum. Babam ise her zamankinden suskundur. İki gün boyunca neredeyse hiçbir şey söylemedi. Sonunda bir akşam, sofrada çatalların şıngırtısı altında dile geldi: “Ayşe, biz sana kızgın değiliz. Korkuyoruz. Hatalardan korkuyoruz. Ömrümüzü yanlış kararların acısıyla tükettik, senin de yanmanı istemeyiz. Ama seçimin buysa, arkasında duracak kadar güçlü olduğunu göster bakayım bize.”

Her ailede olduğu gibi, bizim hikayemizin de görünmeyen tarafları vardı. Ayşe, Emre’yle konuşmalarında hep bir kaçış aradığını itiraf etti bana. “Abla, burada sıkıştım kaldım, nefes alamıyorum. O beni koşulsuz kabul etti, korkmadan yanında olabiliyorum. Sence bu özgürlük değil mi?” dedi bir gece yatağımda yanıma kıvrılıp. O an, Ayşe’nin içinin yandığını, yaşadığımız bu evde bir türlü kendine yer bulamadığını ilk kez böylesine açıkça anladım. “Peki ya Emre? Onun ailesi ne diyor?” dedim, yüzünde bir belirsizlik, bir hüzün dolaşıyordu. Bize göre daha muhafazakar bir ailede büyüyen Emre, bu durumu ailesinden bir sır gibi gizliyormuş. Çok geçmeden Emre’nin annesinin her şeyi öğrendiğini, Ayşe’yi görmek istemediğini duyduk. Ailelerin tümü birbiriyle soğuk savaşta.

Ayşe fazlasıyla incinmişti, ama geri adım atmıyordu. Sabahları odasında sessizce okula hazırlanıyor, akşamları yemekte kendini mecbur hissettiğinden birkaç lokma alıyordu. Ona bakarken, kendi ergenliğim aklıma geliyordu; yaşadığım o utangaç aşk, annem korkmasın diye sakladığım sırlar… Herkesin başka bir hikayesi, başka bir kaybı vardı bu evde.

Bir akşam, babam televizyon başında sessizce oturuyordu. Yanına yaklaşınca suratındaki çizgiler daha da derinleşmişti. “Bazı sözler geri alınmaz, kızım” dedi, gözlerime bakmadan. “Kendi evlatlarımıza tahammül edemediğimiz için, başkasını suçlayamayız. Yine de… Ne yaparsa yapsın, Ayşe’yi yarı yolda bırakmayacağım. Aile dediğin, eninde sonunda yeniden bir araya gelir.”

Nişan için bir araya geldiğimizde ise herkesin yüzünde tuhaf bir gerginlik vardı. Ayşe beyaz bir gömlek giymiş, saçlarını özenle toplatmıştı, elleri titriyordu. Emre geldiğinde de aynı utangaç bakışlar arasında herkes masadaki boş çayı karıştırmakla meşguldü. Annem, süzülen bakışlarla kıza sarıldı. “Bak, yolun çok uzun. Biz yanındayız. Ama gerçekten istediğin bu mu kızım?” dedi. Ayşe önce cevapsız kaldı, sonra başını sallayarak, gözyaşlarını gizlemek istercesine yere bakarak “Evet” dedi.

Nişandan sonrası daha zordu. Mahallede konuşmalar arttı. Kimileri Ayşe’yi cesur buldu, kimileri pervasız… Öğretmenler bile bana yanaşıp, “Kardeşine sahip çıkman lazım, genç yaşta böyle kararlar alınmaz,” diyorlardı. Bense kendi gençliğim borcuna ihanet etmiş gibi, kız kardeşimi koruyup kollamak ile aile huzuru arasında sıkışıp kaldım.

Bir gece Ayşe odama geldi. Gözleri kıpkırmızıydı, uzun süre ağlamış olmalıydı. “Abla, öyle yalnızım ki… Bir yanda kendi hayatımı istiyorum, bir yanda herkesin benden bekledikleri, ailemiz, Emre’nin ailesi, mahalle baskısı… Hiçbirine yetemiyorum. Sence ben bencil miyim?” O an ona sarıldım; ne doğru bir cevabım vardı ne de yol gösterecek bir aklım…

Tepeden tırnağa duygusal bir fırtınanın içindeydik. Ayşe, bazen sevginin bir hapishaneye, bazen de tek çıkış yoluna dönüşebildiğini bana öğretti. Ailemizde hepimiz doğru sandığımız yanlışlar arasında, eksik bırakılmış cümlelerin, üstü örtülü pişmanlıkların, korkularımızın esiriydik. Ayşe’nin cesaretiyle gurur da duydum, korktum da… Hayatımız onunla beraber baştan sona değişti.

Şimdi, günler geçti, fırtına biraz dindi ama cevap bulamadığım bir sürü soru içimde yankı yapıyor:

Gerçek mutluluk uğruna nelere göğüs gerebiliriz? En yakınlarımızı sevmek, bazen onları kendi seçimlerinde özgür bırakmak anlamına mı gelir, yoksa korumak için yolunu mu kapatmalı insan? Siz ne hissediyorsunuz, insanın mutluluğu mu daha önemli, yoksa aile huzuru mu?