Bir Suskunluğun Ardında: Oğlumla Aramızdaki Uçurum
“Seninle yaşamak artık çok zor anne!” Oğlum Emre’nin sesi sanki o eski, neşeli halinden çok uzaktı. Salonda, eski kanepenin üstünde kaygıyla bana bakan gözleriyle karşı karşıya geldik. Krzysztof’un – evet, ona hayatı yeniden öğreten, güzel Yalova’mıza Polonyalı gelin olarak katılan kocamın – gözleri de bir köşede kızgınlıkla parlıyordu. Gecenin bir yarısı, kırık bir bardakla başlayan tartışmanın büyüyüp de hayatımızın sınırlarını çizmesini beklememiştim. Emre, bana sırtını döndüğünde; ailemizin sıcacık yuvası bir anda soğuk bir mezara dönüşüverdi.
Başlangıçta her şey ne kadar güzeldi. Krzysztof’la karşılaştığımda; iş, düzen, huzur… Beni hayatımda ilk defa böylesine kararlı ve mert hissettiren bir adamdı. Oğlum Emre’nin de onu hemen benimsemesi azıcık sürse de, üçümüz yeni bir hayat kurmayı başarmıştık. Yalova’nın sessiz sokaklarında yeni bir binadan küçük bir daire aldık, el ele, omuz omuza. Kredimizin yükünü hiç dert etmemiştim; çünkü ben evden çalışıyordum, Krzysztof’un işinin de sağlam olduğuna inanıyordum. Emre ise lise son sınıfa geçmiş, üniversite hayalleriyle uğraşıyordu. Hayat bazen çok acımasız. Krzysztof işten çıkarıldığı o gün evimize kış havası doldu sanki. Benim de müşteri kaybetmem gecikmedi.
Tavsiye edilenin aksine, zorlukların üstesinden kimseye danışmadan gelmeye çalıştık. Emre, odasında uzun süre çıkmaz oldu. Ne yemek kokuları ne de kahkahalar kaldı evin içinde. Ne zaman sofraya otursak, masada dört sandalye olmasına rağmen hep bir sandalyemiz eksik geliyordu bana. Krzysztof, bazen çatık kaşlarla bana bakıyordu; “Senin oğlun, ne zaman adam olacak?” deyip iç geçiriyordu. Emre ise ben her konuşmaya çalıştığımda ya kapıyı yüzüme kapatıyordu ya da sesini yükseltiyordu. Kendi kalbimin sesini bile duyamaz olmuştum. Anneliğimden şüphe etmeye başlamıştım.
Bir gün, kredi borcunu ödeyemediğimiz için banka bize ihtarname yolladı. O gün işte, gülmek ne demekti, gerçekten unuttum. Kendi anneme de anlatamadım yaşadıklarımı; uzak bir ilçede, yaşlı ve hasta. Aramızda bir köprü kalmamış gibiydi. Oğlum Emre’nin çekip gitmesi ise en büyük yıkım oldu benim için. Sabah, kapının önüne bıraktığı bir mektupla vedasını öğrendim. “Anne, burada artık nefes alamıyorum. Beni sana hep iyi bir evlat olarak hatırla, olur mu?” diyordu. O satırları okuduğumda dizlerim yere çakıldı.
Krzysztof’la aramızda soğuk bir rüzgâr esti. “Sen onu fazla şımarttın,” dedi bana sertçe, “Biz başka ülkede ayakta kalmaya çalışıyoruz, o kendi derdinde.” Onun da kendisine göre haklı sebepleri vardı; ama bir an anne yüreğiyle düşündüğümde kendimi suçlamak dışında elimden bir şey gelmiyordu. Gece yarıları gizlice ağladım; oğlumun çocukken bana sarılışını, bana ‘anneciğim’ deyişini, birlikte pikniğe gittiğimiz sahil günlerini düşündüm. Hayatımızdaki tüm kırılma anlarının ucunu bulmak, yanlışlarımı düzeltmek istedim ama artık çok geçti.
Birkaç ay geçti. Emre’den haber gelmedi. Komşular, oğlum hakkındaki dedikoduları pencerelerinden evimize taşırıyordu: “Duydun mu, Emre şehir dışına gitmiş,” dedi Melahat teyze. “Yazık oldu, çocuk bu yaşta ailesinden kopar mı hiç?” Onun gidişiyle ben de başka bir kadına dönüştüm. Kendi kabuğuma çekildim, sessizce faturalarla, iş bulma çabasıyla uğraştım. Krzysztof ise gereğinden fazla alkol almaya başlamıştı. Bir akşam eve geç gelince kapıda gözyaşlarıyla karşılaşmam an meselesiydi. “Bu aile çöktü,” diye bağırdı o gece. “Ben senin ülkeni, aileni, hatta dilini kendi ülkemde bırakıp buraya geldim. Sen oğlunu bile bir arada tutamıyorsun!” İçimdeki bütün umutlar, onun bu sözleriyle çürüdü, paramparça oldu.
Geceleri oğlumun kaldığı köyü, şehirleri internetten araştırırken, kendi hayatımı da elle tutulur hale getirmeye çalıştım. Yemin ettim; oğlum bana dönse bile bir daha eskisi gibi olmayacaktık, ama en azından ona ulaşmak, konuşmak istiyordum. Onun sessizliğiyle başa çıkmaya çalışırken, bir gün telefonuma düşen kısa bir mesajda sadece bir kelime yazıyordu: “Anne.” Bu sesleniş, yıkılan bir kentin ilk harcı gibi içime doldu. Ne aradı, ne konuştu benimle o gün. Sadece “İyiyim, merak etme,” demesiyle yetindim.
Hayat devam etti; Krzysztof da bir sabah bavulunu toplayıp memleketine dönmek istediğini söyledi. “Belki de her şeyin en başı, uyumsuzluğumuzdu,” dedi bana. “Sen oğlunu, ben kendimi kaybettim bu ülkede.” Uzun bir veda oldu; gözlerimizde öfke ve pişmanlıkla. Sonra evde tek başıma kaldım. Bir kadın, bir anne ve artık oğluna sesini duyuramayan bir insan olarak.
Yıllar geçti, oğlumla görüşmelerimiz arada sırada bir telefona, bazen bir bayram mesajına dönüştü. Ama ben ne zaman kendime “Nerede hata yaptım? Anneliğimde mi, eşliğimde mi, yoksa sadece hayatta mı?” diye sorsam, cevabını bilemediğim bir boşluğa çarpıp kaldım. Bugünlerde balkonda çay içerken, pencereden geçen çocukların sesine kulak kabartıyorum. Oğlumun bana döneceği günü hâlâ umut ediyorum, yine de içimden geçen bir tek şey var: Hangi anne evladından vazgeçebilir ki? Sizce annelik, oğlumun bana sırtını döndüğü bu hayatta ne kadar anlam taşıyor? Hata bazen anne olmakta mı, yoksa sadece insan olmakta mı?