İki Yalnız Ruhun Kilisede Gözyaşıyla Biten Hikayesi
“Kim tanıdık bir bakışla karşılaştığında, yargılanacağını bilerek başını dikebilir?” Şimdi, bu pencereden dışarı bakarken, kilise sıralarına dönen fısıltıların yankısı hâlâ kulaklarımda. Buraya kadar, adım adım sevgimin izinden sürüklendim. Benim adım Zeynep. İstanbul’un dar sokaklarından, yorgun apartmanlarda geçen uykusuz gecelerden geldim. Okuldan mezun olamadım, annemin hastalığı ve kardeşimin okul masrafları yüzünden küçük yaşta bakıcılık yapmaya başladım. Çocuklara masallar anlattım; hepsi başkasının evi, hepsi başkasının tabağından yemek… Ama kendi evim gibi hissettiğim bir yer hiç olmadı.
Ta ki bir gün, Cihangir’deki şatafatlı evde çalışırken, yazın en sıcak günlerinde eski püskü elbiselerle yürüyen Emrah’ı görene kadar. O sabah çöpe atılan ekmekleri toplayıp kenara çekilmişti. Evin küçük kızı Defne’ye dondurma almıştım, camdan dışarı bakarken Emrah’ın başında kuşlar uçuşuyordu. Birden yerinden sıçrayıp bana baktı, gülümsedi. O anda kalbimde bir şey kırıldı. İnsanların “Evsiz” diye tiksindiği, dalga geçtiği bu adamda bir sıcaklık vardı, çocukluğumdan kalma bir huzur…
İlk konuşmamızda titreyerek bana, “Günaydın,” demişti. Defne’ye dediğim gibi gülümsedim; “Günaydın, kolay gelsin,” dedim. O gün işten çıkarken onu köşe başında tekrar gördüm. Elinde eski bir defter, şiir yazıyordu. Ben de bekledim. Yanına oturup “Ne yazıyorsun?” dedim. Gözlerinde şaşkınlık, sonra utangaç bir mutluluk belirdi. “Hayattan kalanları,” dedi; “ama kimse dinlemiyor, herkes sadece başımı öne eğmemi bekliyor.”
Sonra, her gün işten çıkınca aynı köşede buluştuk. İstanbul’un gürültüsü, esnaf bağırışları arasında bana hayatındaki kayıplardan, ailesinden, hayallerinden bahsetti. Babası küçükken evi terk etmiş, annesi hastalıktan ölmüş; bir başına kalmıştı. Evsizliği kendi seçmemişti ama bir türlü düzene giremiyordu. Ben de kendi hikâyemi anlattım. Annemin babasızlığı, ailemin paraya bağımlı olması, hayatta hiçbir zaman kendi seçimlerimizin peşinden gidemememiz…
Aylar geçti, dostluk büyüdü, sonra âşık olduk. Ama bunu kimseye anlatamadım. Çünkü biliyordum, annem öğrenirse ölürdü. Ablam Evrim, “Ay Zeynep, kendini rezil edeceksin, adam evsiz ya!” diye bağırdı. “İnsanlar duysa yüzümüze bakmazlar!” Babam zaten yoktu—belki olsaydı daha kötü olurdu. Hem çevrem, hem çalıştığım aile bu ilişkiye karşıydı. Ev sahibi Sabahat Hanım, “Bir bakıcı eski püskü bir herifle ne buluşuyor? Kızım terbiyeni bil!” diye azarladı. Ama ben kararlıydım. “Sizden korkmuyorum,” dedim; “Sevmek ayıp değil, suç değil.”
Zaman geçti, Emrah’a iş aradık—ama kimse evsiz birini işe almak istemedi. Kimileri dalga geçti, kimileri gözlerinin içine acıyarak baktı. Ama Emrah hiçbir zaman kendini ezilmiş gibi göstermedi. Bir gün bana, “Dünyanın aşağısında olmak, gerçekleri daha net görmeni sağlıyor,” dedi. O cümle içimde çarpan bir kalp gibi kaldı. Onunla bir gelecek kurmak istedim. Anneme bir gün anlatmalıydım ama korkum büyüktü. O arada kardeşim Mert üniversiteye başladı, masraflar arttı; bakıcılıktan kazandığım para yetmeyince başka temizlik işlerine de girdim. Gece geç saatlerde eve dönerken hep Emrah’ın yanına uğruyordum, bana kedilerle uyuduğu hikâyeler anlatıyordu.
En sonunda, bir Kasım sabahı Emrah bir kutu içinde bir yüzük getirdi. Sahiden kutunun köşesi yırtılmış, içindeki yüzük paslı ama gözlerinde öyle büyük bir umut vardı ki kalbim sıkıştı. Karar verdik—evlenecektik. Annem duyunca kriz geçirdi. “Kızım, senden hayır gelmeyecek dedikleri zaman, şimdi inanıyorum. Babana çektiren Allah bana da mı verdi?” diye yerlere vurdu. Ablam ziyarete geldi, “Komşulara bak, bizimle dalga geçecekler senin yüzünden!” dedi. Bense inatla sustum. Biraz gurur, biraz da korkudan…
Düğün günü yaklaşıyordu, herkes heyecanla değil, utançla bekliyordu. Sabahat Hanım yine moralimi bozdu: “O da nereden çıktı, kilise mi olurmuş! Ne komik aile oldunuz, Müslüman mahallesinde kilise düğünü!” Çünkü Emrah’ın annesi Rum, babası Trabzonlu bir işçiydi. Eski aile fotoğrafları, mezarlıklar arasında sıkışıp kalmış hüzün… Düğünü eski bir Rum kilisesinde yapmaya karar verdik, en azından orada anılarını yad edebilelim diye.
Düğün günü geldiğinde, kilisenin önü eski günlere özlemle dolu ailelerle tıklım tıklımdı. Ama yüzlerde bir merak, bir küçümseme vardı. Benim bakıcı kıyafetimden hallice sade bir elbisem, Emrah’ın annesinin dantel örtüsünden yapılan duvağım… Salonun ön sıralarında Sabahat Hanım ve oğulları ellerini çenelerine dayamış, sessizce alay ediyor; ablamın arkadaşları WhatsApp’tan bana fotoğrafımı çekip emoji gönderiyor. Sanki herkes olabilecek en büyük rezalet için sabırsızca bekliyormuş gibi…
Papaz konuşmaya başladığında salon artık kahkahalar, fısıltılar ve bakışlarla doluydu. Emrah elimi sıktı. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Aklımda annemin sözleri: “Bizim mahallede herkes bir gün bizim gibi düşer, Kızım, sen o günlerde başını kaldıramazsın.” Hiçbir şey umursamadan başımı kaldırdım. Sıramız geldiğinde, Emrah mikrofonu eline aldı. Herkes sessizdi, ama küçümseyici bir merakla bekliyordu.
Emrah mikrofonu eline aldığında derin bir nefes aldı. Gözleri dolu dolu bana baktı. “Bugüne kadar ne yaşadıysam, kaybettiklerim kadar sevdiklerim de oldu. Belki sokakta yaşadım, belki eski ayakkabılarla dolaşıyorum. Ama bana ilk defa, ‘Sen de insansın,’ diyen Zeynep oldu. O gözlerle bakınca, kimse olduğum adamın derinliklerinde bir insan olduğunu tekrar hissettim. Ben sadece sevilmek istedim… şu dünyada herkesin hakkı olan, ama kimisinden esirgenen bir duyguyu. Burada hiç kimseyi utandırmak, rezil etmek için durmuyorum. Sadece hayatımda ilk defa hak ettiğime inandığım sevgiyi kucaklamak için varım.”
Bir an salon sessizliğe gömüldü. Annemin elleri titremeye başladı, Sabahat Hanım boğazını temizledi ama söyleyecek bir söz bulamadı. Sonra Emrah devam etti: “Bir insanın ayakkabıları eski diye, geçmişi karanlık diye sevmemek; bir çocuğu annesiz heder etmek gibi. Zeynep bana umut oldu. Belki sizin gözünüzde hâlâ ‘bir evsiz’, hâlâ ‘ayıplanacak’ bir adamım. Ama onun için sadece Emrah’ım, belki de emeğimle bir gün sizin gibi bir masa kuramam, ama hatırınızda olsun; insan insana değer verir.”
Salon bir süre sessizliğe gömüldü. Sonra, en arkadan küçük Defne gülerek “Yaşasın Zeynep abla ile Emrah abi!” diye bağırınca, herkesin yüzünde birbirine karışmış bir utanç, bir hayranlık, biraz da suçluluk belirdi. O gün, herkesin hayatında küçük bir kırılma oldu. Annem sonunda yanıma geldi, ağladı: “Korkarım, ama sana güveniyorum.” Ablam hiçbir şey demedi ama gözlerindeki yaşlar, utancın ve kabullenmenin karışık duygularını anlatıyordu.
Şimdi buradayım… O günleri düşündüğümde, herkesin gözünün önünde yargılanmak, küçümsenmek hâlâ canımı acıtıyor ama Emrah’ın bana bakışı içimi ısıtıyor. Bir gün herkes, önyargılarını bırakarak bir insana sadece insan olduğu için bakabilir mi gerçekten? Yoksa her defasında toplumun sesi, kalbin sesini bastıracak mı?