Beni Bekle
Yalnızca bir duvar—o soğuk, taş gibi, sırtımı dayadığım beton duvar—düşmemi engelliyordu. Gözlerim kapalı, nefesim düzensiz; içeride, tam karşımda, annem ameliyattaydı ve ben hayatımda ilk defa bu kadar çaresizdim. Sessizlikte sadece kalbimin sesini duyabiliyordum. “Bana söz verdin, Sibel. Güçlü olacaksın!” demişti annem gece yarısı ambulansa binerken. Bir elini ellerimin arasına almıştım ama hâlâ titriyordu. Onun korkusunu ellerimde hissetmek, yaşadığım kaygının ateşini daha da körüklemişti.
O ameliyat odasında geçirdiği saatler bana yıllar gibi geliyordu. Yorgunluğumu bastırmak için, yanımdaki kafenin soluk kahvesini bitirmiştim ama dudaklarımda hâlâ o acı tad vardı. Her şey bir anda olmuştu; büyümek, tek bir geceye sığmıştı sanki. Babam çoktan çekip gitmişti. O gece hastane koridorlarında ne kadar güçsüz olduğumu fark ettim. “Bu acıya dayanabilecek miyim?” diye sordum kendime her geçen dakika.
Başımda kavrulmuş birkaç hemşire sesi, koridorda akan sessizliğe kısa süreli bir uğultu ekliyordu. Nihayet, geceyi delen bir sesle, “Sibel Hanım’ın yakını var mı?” diye seslendiler. Kafamı kaldırdım, gözlerim karanlığa alışmamıştı, ama doktorun bana doğru yürüdüğünü hemen anladım.
Birkaç saniye boyunca nefesimi tuttum. “Ameliyat başarılı geçti,” dedi, “Ama bundan sonrası için desteğe ihtiyacı olacak. Psikolojisi de önemli.” Şükrettim, içimden dualar ettim ama biliyordum; bu sınav henüz bitmemişti.
O gün annemi ilk kez o kadar yorgun, o kadar kırılmış gördüm ki içimde bir çocuk hüznüyle dolaşmaya başladı. Elimi uzattığımda elini neredeyse çekip almak istedi. “Her şey değişti artık, Ece,” dedi zayıf bir sesle. “Ben eskisi gibi olamayacağım.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Onu avutmaya çalıştım ama her cümlem nafile, her kelimem havada kaldı. Ertesi gün eve dönüşümüz, köhne mahallemizin yorgun sokaklarında bir utanç yürüyüşüne döndü. Komşular birbirimize acıyan gözlerle bakıyordu. Herkesin hayatı olduğu gibi devam ediyordu; bizimki ise durduğu yerden bir türlü toparlanamıyordu.
Uykusuz geçen gecelerin ardından, annemin değişen hallerine alışmaya başladım. Güçlü kadındı; yıllarca bize kol kanat germişti. Ama artık yatağından kalkmakta zorlanıyor, zaman zaman bana öfkesini kusuyordu. “Beni anlamıyorsun!” diye bağırdığı bir akşam, içimde ince bir buz kırığı belirdi. Hep ben ona yaslanırken, birden onun bana muhtaç kalması tuhaf bir suçluluk duygusu uyandırdı.
Günler geçtikçe, apartmandaki fısıldaşmalar, arkadaşlarımın umursamazlığı beni daha da yalnızlaştırdı. Annemin aksayan adımlarını ve bazen dalıp gitmesini izlerken; ben de varlığımı ona adadığımı fark ettim. Dışarı çıkmaya korkar oldu; çünkü çocukça bir ihtiyacı vardı bana. “Bana kızma, Ece. Ben de eski annem olmak isterdim,” dedi bir defa hıçkırıklar arasında. O sırada ister istemez suratımda bir acı tebessüm belirmişti: “Sen zaten benim kahramanımsın, anne.”
Bir süre sonra, evdeki yoksulluk kokusu bütün odalara yayıldı. Annem çalışamayınca, benim part-time kasiyerlik işim mutfağa yetmemeye başladı. Bazı akşamlar ekmek almadan eve döndüğümde, annemin gözlerindeki derin mahcubiyeti fark ediyordum. O yüzden, gece yarısı sobalı odada sessizce ağladığımda kimseye belli etmiyordum.
Bir gün üniversiteden hocam Halil Bey beni çağırdı, “Biliyorum, zor zamanlar geçiriyorsun. Ama okulu bırakmayı düşünme. Çünkü bu şehir hep zorluğu ödüllendirir,” dedi. Gözlerim doldu. Hayatta kalmakla hayatta kalmanın ötesinde bir şey yapmaya çalışıyordum artık. Yine o hastane gecesini düşündüm—her şeyin bir gecede değiştiği anı.
Bu ağır yükün altında bazen öfkeleniyordum. Anneme kızıyordum, ardından kendime kızıyordum. Okulda herkes yine aynıydı; yurtta kalanlar, zengin akrabalara sahip olanlar… “Neden biz? Neden ben?” Çok kez dudaklarımda dolaştı bu sorular. Ama bir sabah, pencereden giren ilkbahar ışığında, annemin elimi tutmak için uzandığını gördüm. O anda içime bir umut doğdu. Hayat, bazen en karanlık zamanlarda küçük bir el uzatışında yeniden başlıyor galiba.
Aradan aylar geçerken, bir şeyin farkına vardım: Annemin acısı sadece fiziki değildi. Yıllarca sakladığı sırları, babamla ilgili gerçekleri, benimle paylaşmamak için çırpındığını anladım. Bir gün, “Ece, baban sadece bizi terk etmedi. Aynı zamanda kendi hayallerini de bırakıp gitti,” dedi. O an, babamı hiç anlamamış olduğumu düşündüm. Kendimize çizdiğimiz hikayelerden ibaretmişiz.
Bir bahar sabahı, penceremiz tam açılmışken, anneme şunu söyledim: “Biz ikimiz, ne olursa olsun ayakta kalmak zorundayız. Kimse bize acımasın istiyorum—biz sadece hayatımıza devam edelim.”
Annem ellerimi tuttu ve uzun uzun gözlerimin içine baktı. “Ece, hayatta başına gelen en güzel şey sensin. Ama aynı zamanda en büyük sınavım da…”
Şimdi, bunları yazarken hâlâ o hastane gecesinin ağırlığı omuzlarımda. Annem eski annem değil; ben de eski Ece değilim. Acaba bir insan, bir gecede gerçekten büyüyebilir mi? Siz olsaydınız, en karanlık anda hangi umuda tutunurdunuz?