Geçmişe Dönüş: Bir Doğum Gününde Yaşananlar

“Ne oldu sana Kraliçe Anne? Neden titriyorsun bu kadar?” dedi Ceyda, mutfağın kapısından bana bakarken. Elimdeki çatal kaşığı düşürdüm istemsizce, masadaki cam şangırdayıp kırılırken sanki kalbimde de bir şeyler paramparça olmuştu. “Bir şey yok kızım, hava biraz soğukmuş galiba,” dedim ama gözlerim istemsizce eskiye, balmumu gibi sessiz o kış günlerine kayıyordu.

Her yıl İsmail’in doğum gününü kutlamak benim için bir gelenekti. Ne olursa olsun masa süslü olacak, çocuklar, torunlar, komşular, eski dostlar bir araya toplanacaktı. Ama bu sene farklıydı. Hem ben yaşlanmıştım, hem evimizin sesi. Evin içinde hâlâ annemin eski bakır tencerelerinin tıkırtısı, babamın kahkahası, ablam Sema’nın patırtılı gülüşü yankılanıyordu. Hayat, yıllar önce bizi öyle bir sarsmıştı ki, her güzel anıdan sonra içimi kemiren o eski huzursuzluk ve pişmanlık tekrar bastırıyordu.

İsmail salona girdiğinde, gözleri parlıyordu. “Ooo, Krystina yine döktürmüş!” diye takıldı, eski dostu Necmi’nin ona gençliğinde taktığı lakabı kahkahalarla anımsatarak. Ona gülümsedim, ama gülüşümün ardında düşüncelerim sadece bugünü değil, çocuklarımı, yaşanan kırgınlıkları, ailemizden eksilenleri de içine alıyordu.

Kapı zili çaldığında kalbim hızla atmaya başladı. Ceyda, eşi Burak ve küçük kızları Zeynep’le girmişti içeri. Hemen arkasından büyük oğlum Yunus damadı ve torunum Emircan’la geldi. Emircan beni yıllar öncesine götürdü. O sıralar her şey daha kolaydı sanki; geçim derdi vardı evet ama tuzun, ekmeğin, bir tencere sulu yemeğin, bir araya gelip şarkı söylemenin tadı başkaydı.

“Sana yardım edeyim mi anne?” dedi Ceyda fısıltıyla. Onun gözlerinde tuttuğu yaşları gördüm. Kendine evlat bağışlamayı başaramayan bir kadının buruk ve güçlü bakışı… O an, efsanevi bir kadın gibi hissetmek isterdim ama tek hissettiğim yorgunluktu. Ceyda’ya “Sen otur,” dedim, “Zaten sofrayı az sonra kuruyorum.”

Tabağımı masaya koyarken gözüme elimdeki eski çatal takıldı. Annemden kalma, kapağındaki minik nakışlar silikleşmiş. Hatırası var, atamam; her doğum gününde elime uğur getirsin diye alırım. Ama bilmem ki artık uğur mu, yoksa ağırlık mı oldu?

Hep birlikte sofraya oturduk. O kadar zamandır eksik olan o eski sıcaklık, bir anlık yakınlık hissini yaşatıyordu sanki. Eski günlerden açılan anılar, Necmi’nin gençlik hatıraları, Zeynep’in oyuncak ayısıyla masaya oturup “Dede, bana pasta var mı?” diye bağırışı masayı neşeyle doldurdu. Fakat ben, gülmelerin ardında, incelikli bir tedirginlikle bakıyordum İsmail’e ve çocuklarıma.

Akşam yemeği daha yeni sona ermişti ki, Yunus ansızın bana döndü ve “Anne, ben bugün aslında başka bir şey için de geldim,” dedi. Herkes bir anda ona kulak kesildi. “Biliyorsun, geçen sene şirketi kapattık. Borçlarımı ancak yeni bir işle kapatabilirim. Eşimle epeydir düşünüyoruz, yardımınıza ihtiyacımız var.” Sessizlik… Yıllardır biriktirdiğim, sakladığım küçük altınları ona vermek için beklemiş miydim meğer?

İsmail iç çekti, başını yere önüne eğdi. “Evlat, ben bu eve omzumda borç taşımaktan usandım. Şimdi sen mi taşımak istiyorsun?” dedi. Kapalı bir sitem, altı dolu bir yorgunluk vardı sesinde. O an herkesin gözleri doldu; çünkü hepimiz çocukluğu, kayıpları, borçları, yalnızlığı böyle gecelerde bir tabak yemek, bir eski şarkı, bir sarılma içinde göğüslerdik. Ceyda hafifçe elimi tuttu.

Gece ilerledi. Pasta geldi, mumlar üflendi, coşkulu bir şarkı başladı, kahkahalar havada uçuştu. Ben ise, masanın kenarındaki sandalyemde, yorgun bir heykel gibi oturuyordum. Aklıma geçmişin hüzünlü cümleleri düştü… Annemin, “Bir aileyi ayakta tutmak, kolayı oldu mu?” deyişi yankılandı kulaklarımda. Komşu Fikret amca yıllar önce bizimle yaşadığı bir Ramazan sofrasında, “İnsan yüreğinin boşluğunu kimse bilmez, en yakınını kaybedince anlaşılıyor hayatın gerçek değeri,” demişti, sanki şimdi bana dönüp gülümsüyor gibiydi.

Çocuklarım gittiğinde masada yalnız kalmak nedense içimi burkmadı bu kez. Eldeki kırık tabakları toplarken, geçmişin yükünü biraz daha hafiflettiğimi hissettim. İsmail yanıma yaklaştı, saçlarındaki beyazlar eski bir pişmanlıktan kalmış gibi… “Kalk Krystina,” dedi, yine Necmi’nin dalga geçen sesiyle. “Hayırlı yaşların olsun.”

Ellerim titreyerek tuttuğunuzda ona baktım, usulca sordum: “İsmail, sen hiç düşündün mü? Her doğum gününde, bu evde eksilenlerden çok, kalanlara ne katıyoruz?”

Yorucu bir gecenin ardından kalbimden şu cümle döküldü: “Gerçekten affedebildik mi birbirimizi, yoksa geçmişte takılıp kaldık mı hâlâ? Sizce bir aileyi ayakta tutan ne: paylaşılmış acılar mı, kaybolmaya yüz tutmuş neşeler mi?”