Var Olmak Yalnız Bir Sabah

Kapıyı usulca çektim arkamdan, apartmanın nemli duvarlarının arasında yankılanan ayak seslerim yine yeni bir sabaha uyandı. Titrek elimle bastonuma tutundum, eski, çatlamış mermer basamaklardan ağır ağır indim. “Baba, daha dikkatli in! Bir gün düşeceksin,” diye defalarca tembihlemişti Ebru, ama o da artık buralardan çok uzakta, Almanya’da, belki kahve içiyor şu an iş arkadaşlarıyla, beni unutmuşçasına…

Yedi kırk beş. Sanki yıllardır kaset gibi tekrarlanan bir saat. Emeklilik gelip çattığında içimde bir boşluk, içimde bir suskunluk kalıverdi. Ali yıllar önce evlenip Eskişehir’e taşındı, telefonlar daha az çalıyor artık. Ebru’nun çocukları bana ‘dede’ diyor ama telefondan başka türlü seslerini duyamıyorum. Hanımım Zehra ise… Zehra’nın hastalığı başladığında sanki evimiz sessizliğe büründü. Zamanla o sessizlik içinde ben de kaybolup gittim.

O sabah da, her sabah olduğu gibi, markete gitmek bahanesiyle apartmandan çıktım. Hava serin, nefesim buğulu. Şehre çay kokusu sinmiş, fırından çıkan ekmeklerin taze kokusunu içime çektim. “İyi misiniz Sabahattin Amca?” dedi karşı bloktan Mehmet’in kızı Duygu, bana acıyormuşçasına. “İyiyim kızım” dedim gülümsemeye çalışarak. Yüzümdeki kaslar bile unuttu gülmeyi. ‘İyiyim’ demek kolay, peki ya gerçekten iyi miyim?

Bakkalda Ahmet’in selamı… “Bugün de erkencisin Sabahattin Abi, ekmekli simit var, ister misin?” Oysa ben sabah simidini eskiden Zehra’yla paylaşırdım. Şimdi tek başıma çayımı karıştırırken bazen onun sesini duyar gibi oluyorum: “Dikkat et, çok şeker koyma yine.” İçimden geçenlerle alnımdan dökülen ter yarışıyor.

Her köşe başı bir anı. Bahçedeki ceviz ağacı Zehra’nın, “Baharda dallarından sepet sarkıtalım, çocuklar için” dediği günden iz taşıyor. Oysa şimdi ağaç bile yalnız, gölgesini kimse umursamıyor.

Bir sabah posta kutusunda bir zarf buldum, el yazısıyla. Ebru’dan geldiğini sandım ama değildi: Alt komşu Meryem Hanım ellerinde titreyerek vazoyu kırmış, “Sen bir tamircisin ya, uğrayıp bakar mısın oğlum?” diye yazmış. İronik… Eskiden insanların evindeki kırıkları tamir ederdim, şimdi kendi içimdeki onarılmaz çatlaklara bakmaktan başkasının vazosunu göremiyorum. Yine de hemen indim. Evde oturan üç kızı da evlenmemiş, bana her zaman güler yüz gösterirler, ama aralarındaki sessiz ağırlık eve iyice çöküyor. Meryem Hanım çay döktü, “Ah şu kızları bir gönderebilsem bir evlense” dedi gözleri dolu dolu. Ben de anlatamıyorum ki; “Boşuna uğraşma, hayat hep seni sınar,” demek istiyorum. Ancak dudaklarım sıkı sıkı susuyor.

Sokaktan eve dönerken mahalle parkında iki lise öğrencisinin kavgasına şahit oldum. Birisi diğerine bağırıyordu: “Sen her zaman böyle yapıyorsun! Yokmuşum gibi davranıyorsun!” O an kendi gençliğim aklıma geldi. Babam benimle hiç konuşmazdı. Sevgi cümlelerinden yoksun büyüdüm. Ben ise çocuğuma ‘seni seviyorum’ demeye utandım. Şimdiye kadar içimde tuttuğum o sevgi sözcüğüyle Zehra’ya bile yeterince veda edemeden kaldım.

Akşam olunca televizyonun karşısında eski fotoğraf albümlerini karıştırasım gelir. Birinde Ebru’nun ilkokul birincisi olduğu gün, Ali’nin futbol takımıyla mezuniyet pozu – o yıllar yine buralarda, bu mahallede dolandı. Ali’yle son tartışmam aklıma geldi; üniversite sınavı sonucunu beğenmedim, günlerce surat astım. O ise bir daha hiç babasına özel bir şey anlatmadı. Ne çok geç kalan pişmanlık biriktirmişim farkında mıyım, bilmiyorum.

Bir akşam, telefonum çaldı. Zil sesi bile yabancılaştı kulağıma. Ebru, “Baba, nasılsın?” dedi uzaktan, sesindeki endişeyi saklayamamıştı. Ona “Burada yalnızlık var, kızım,” diyemedim çünkü evlatlar ebeveynlerini rahat hissetmek ister, yük hissetmek istemezler. “İyiyim, her şey yolunda,” demek kolay. Sonra sessizlik. “Eylül’de geleceğiz, çocuklar seni özledi,” dedi heyecanla. Oysa ben ne cevap verdim hatırlamıyorum… Sadece içimde zedelenmiş bir gurur: ‘O gelene kadar yaşayacak kadar sabrım kaldı mı?’

Bir gün Ali aradı, garip bir huzursuzluk sesiyle. “Baba, ameliyata gireceğim, çok riskli değil dediler ama… Yani, şey… Şimdi konuşmak istedim…” dedi titreyerek. İlk kez oğlumu bu kadar korkmuş duydum. Ona, “Oğlum, ben buradayım. Her zaman…” diyebildim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Benim çözemediğim babalık, şimdi uzaktan da olsa, telefonda hissettirilebiliyor mu, bilmiyorum. Belki her şey için çok geçtir.

Evde yalnız başıma sabahı beklerken Zehra’nın fotoğrafına daldım. “Ne olurdu, zaman biraz daha yavaş aksaydı? Ne olurdu, küçük şeylerin kıymetini yaşarken anlasaydım?” dedim. Sonra yine rutin, yine keder dolu sabahlar. Komşunun torunu damdan düşüp kolunu kırınca ilk bana koşmuşlar. O an, küçük bir elin bana uzanışı, nefesimi yeniden tazeledi. Belki varlığımla birilerine yine iyi geliyorumdur, belki de yalnızca kimsesizliğimin yankısını duyuyorum.

Geceleri, evin içi karanlıkla ve beni kemiren düşüncelerle doluyor. Bazen Zehra’nın mutfakta tıkırtısını duyar gibi oluyorum, bazen de çocukların evde koşuştuğu o eski yaz akşamlarını… Parmak uçlarımda kalan bir çay demi tadı, bir de dizlerimde gezinen sonbahar rüzgarı.

“İnsan alışır mı yalnızlığın burukluğuna? Belki de alışmak yaşamak demektir…” Bugün kendime soruyorum: Geç kalan affetmeler, söylenemeyen sevgiler, kaçan zamanlar için hâlâ bir umut var mı? Siz söyleyin, siz ne dersiniz?