Annemin Emekliliği ve Ben: Kaç Paradan Birbirimize Yol Çıkar?
“Meral, annenin emekli maaşıyla geçinebildiğine emin misin?”
Tam bilgisayar başında bir raporu tamamlamaya çalışıyordum ki, Kübra’nın o soru cümlesi odamı birden dondurdu. Gözler masama, ellerimi klavyenin üzerine saplamışım. “Hiç sordun mu annene, kaç para alıyor? Destek oluyor musun, ona yetiyor mu o para?”
Bir an, içimde küçük bir isyan başkaldırdı. “Bilmiyorum,” dedim, kulağıma da garip geldi sesim, sanki başka birinin ağzından çıkmış. “Hiç sormadım. O kendi parası sonuçta. Kendi hayatı, kendi emekliliği. Neden bileyim ki?”
O an herkesin bakışları üzerime döndü. Kürşat çay bardağını masasına koydu; “Ama Meralcim, sonuçta sen onun tek çocuğusun! Emekli maaşı Türkiye’de neye yeter ki? Hem yalnız yaşıyor değil mi annen? Sevda teyze, değil mi? Neyse, biz ailece her ay topluca babama destek oluruz. Şimdi insanın kendi anası, babası olunca…”
Birden annemi düşündüm. Ankara’nın tozlu sokaklarından birinde, küçücük bir apartman dairesinde tek başına yaşar Sevda Hanım. Ak saçları sanki çocukluğumdan beri beyazdı da ben mi hiç büyüyemedim ona, bilmiyorum. O soruyu iş arkadaşlarımın yanında duymak, bir şeyin düğümünü çözmüş gibi hissettirdi: Ben annemin emekli maaşıyla ne yaptığını bilmiyordum, hatta sorulacak şeyler listemde bile yoktu.
İçimde bir suçluluk, göğsümde taş gibi. Akşam eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım; geçen yıllar, yitip giden çocukluk, annemin pencereden dünyaya bakarken göğsünde biriktirdiği yalnızlık… Birden elim telefona gitti. Açsam, sorsam? Ama ne diyecektim ki?
Eve varınca, mutfağın soğuk fayansında bir kahve hazırladım. Parmaklarım titriyordu. Tabağa biraz kurabiye koydum; geçmişte, annemin akşam kahvesine koyduğu gibi. Sonra aradım. “Anne?”
Karşıda Sevda Hanım’ın yorgun gülüşü. “Canım, iyi misin?”
“İyiyim anne. Bugün aklıma takıldı da… Hani, şey… emekli maaşın yetiyor mu sana? Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Kısa bir sessizlik. Sonra annemin hafif kederli ama güçlü sesi: “Kızım, ne olacak ki? Ben alıştım bu paraya. Bana yetiyor. Fazla masrafım yok. Bakma sen, markette her şey ateş pahası ama azla yetinmeyi öğreneli çok oldu. Senin başında işin gücün, ben iyiyim.”
O an, annemle aramdaki mesafenin sadece kilometre değil, yılların, suskunlukların ördüğü bir uzaklık olduğunu hissettim. Annem, gereksinimlerini bana yük etmeyen, çocukluğunda bir zeytin ekmeğiyle koca günün yarısını geçirmiş bir kadın. Her zaman ekonomik sıkıntılarını gülümseyerek saklamıştı benden.
Daha önce hiç aklıma gelmemişti: Annemin geçim sıkıntısı olup olmadığını neden sormamıştım? Onun dünyasında ne yaşadığını, nasıl hissettiğini gerçekten biliyor muydum?
Ertesi hafta, Ankara’ya doğru otobüs bileti aldım. O sabah, yağmur damlaları camdan dışarı süzülürken, küçük valizimle bindiğim otobüsün içindeki koltukta, kendime hiç sormadığım sorularla boğuşuyordum. Bir çocuk, annesinin ne kadar kazandığını, neye ihtiyacı olduğunu bilmek zorunda mıydı? Hangi noktada annemi kendimden ayırmış, tek başına bir dünyanın içine yollamıştım?
Annemin ev kapısı açıldı. Sehpanın üzerinde ilaç kutuları, bir kenarda dokunulmamış mandalina tabakları. Annem, beni görünce sevindi. Gözlerinde, “başkasına gözükmeyen, sadece annelerin ve çocukların bildiği o bakış vardı; hem minnet, hem azarlama, hem de koruma.
Çay koyarken, “Birden geldin, bir şey mi oldu?” diye sordu.
“Bir şey olmadı. Özledim. Sen iyi misin gerçekten, bak doğru söyle. Benimle paylaşabilirsin anne.”
Başını eğdi, elleriyle çay bardaklarını oyaladı. “İyi olmaya çalışıyorum. Durumumu kendim idare ederim dedim, kimseye külfet olmak istemem. Bünyamin Amcan var ya, markette bana indirim yapıyor, fazla lazım olmuyor. Sen boş ver parayı, sen iyi ol, başını dik tut.”
Ama gözlerinden anladım; yaşananların ağırlığı, yalnızlık korkusu, yılların yükü sırtındaydı. Kendimi ikna etmeye çalıştım, annemin bu güçlü duruşu bizi korumuştu bugüne dek. Ama ya onun sustuklarında, bana yük olmak istemediği yerde, ben ona yoldaş olabildim mi?
Yemekten sonra, masayı birlikte topladık. Annem “Sen gençsin, kendi hayatına bak. Ben alıştım böyle sabah uyanınca tek başıma kahvaltı yapmaya. Mühim olan senin düzenin. Zaten bu maaş bana yeter. Hani, bazen çok ilerideki şeylere bakınca insan, bugünü unutuyor. Ama ben alıştım oğlum, hem bu yaştan sonra neyin hesabını yapacağım?”
Her cümlesi bıçak gibi. Türkiye, Ankara… Yalnız kadınlar, emekli anneler. Kimi çocukları yurt dışında, kimi aynı şehrin iki ucunda… Herkes öyle yoğun, öyle kendi başına ki, annelerimizin yalnızlığını ancak başkası yüzümüze vurunca fark ediyoruz. Ben, bir evlat olarak annemi daha yeni görmekteydim gerçekte; onca sene iş stresiyle, “anne güçlüdür, idare eder” diye avunmuştum. Onun kırgınlığını, gücenikliğini ancak ben sorunca döküldü.
Otobüste dönerken camdan dışarı bakarken sanki annemle aramdaki mesafe biraz daha kapanmıştı artık. Kendime verdim sözü: arayacaktım, gerekirse mama parasından kısar ona yollayacaktım, herkesi kurtarır gibi annemi de kurtaracaktım, ama önce gerçekten dinlemeye, anlamaya çalışacaktım. Çünkü bizde, çoğu ailede olduğu gibi, para konuşmak ayıp sayılmıştı; anneler susmuş, çocuklar unutmuştu destek olmayı.
Belki de bir gün herkes kendi annesinin, babasının maaşını, derdini yalnız bir çay saatinde sormakla başlar büyümeye. Benim annem, “Para önemli değil kızım, önemli olan kalptir,” dediğinde sustum ama kalbimin atışı değişti.
Şimdi düşünüyorum: Annemin yaşadıklarını daha önce anlayabilir miydim? Kaçımız annesini, babasını gerçekten dinliyor, kaçımız sadece hayatta kaldıklarına şükredip geçiyoruz? Sizin anneniz gerçekten iyi mi, yoksa bana söylediği gibi “idare ederim” deyip, suskunluğu seçiyor mu?