Güldükleri Günde Son Gülüş Bende Kaldı: Vasiyetimle Onları Altüst Ettim
Yemyeşil göl kenarında kahkahalar yankılanıyordu. O kahkahaların arasına karışamamanın ağırlığı ciğerime oturmuştu. Nefes alamıyordum, göğsüm sıkışıyordu, ayaklarım dibe çekiliyordu ama gözüm kıyıdaki çocuklarımda, benimle dalga geçen akrabalarımdaydı. Yıllar önce duydum onların ilk kez ‘niye hala yaşıyor ki bu kadın’ deyişlerini; ilk felcimden sonra üstü kapalı, bazen açık açık bilmecelerle konuşup bir an önce mirasımı paylaşabilecekleri günü beklediklerini anladım. Ben, Emine Hanım, gençliğinde köyde herkesin saygı duyduğu, karnının doyuramadığı kişileri sofrasından eksik etmeyen, üç çocuk büyütmüş, eşi vefat ettikten sonra tek başına tarlaları eken kadın; şimdi ‘yük’ olmuşum, kendi evimde yabancı bir istenmeyene dönmüştüm.
O gün göl kenarında – bizim ailenin geleneğidir, yaz başı toplanıp balık avlanır, ardından mangal yapılırdı – torunum Hatice halamın oğluyla taş sektiriyor, gelinim Ümmühan göz ucuyla benim kolumun titrediğini görüp başını çevirmişti. “Anneannenin eli titriyor, dikkat et!” dediği anda hep bir ağızdan kahkaha koptu. Belki de fenalaştığım o anın başlangıcı burasıydı. Suya girdiğimde, gençliğimden kalan alışkanlıkla, ayağımı çamura sapladım; göğsümde bakımsızlığın, ihmalin, yalnızlığın ve hor görülmenin getirdiği bir sızı büyüdü. Suya battım, çırpındım, kıyıdaki manzara tırnaklarımın altına işledi: Onlar sadece izliyordu.
Belki de gerçekten ölseydim, hepsinin işine gelecekti. Fakat içimdeki inatçılık—ben ki köyün en iyi direnişçisi, genç yaşta kucağında ölü çocuk gömmüş, Allah’a isyan etmemişim—yedirmedi kendimi suya. Bir şekilde sudan çıktım, çırılçıplak kalmış hissettim. Hiçbiri üzerime havlu getirmedi, üstümü örtecek kadar bile sevgileri yoktu. Akşam sofrasında soğuk humorlar arasında, “Bari bundan sonra göle yalnız girmesek mi?” dediklerinde, sesim titreyerek içimden geçenleri haykıramadım.
Kızım Şermin, telefonda dostuna yazıyordu: “Vallahi annem gene herkesin dikkatini çekmek için olay çıkardı—bundan sonra yaz günü bir daha getirmem yanımda.” O an, bana ‘anne’ diyen birinin sesinin ne kadar yabancı, uzak ve bencil olabileceğine tam anlamıyla vakıf oldum. O gece, pencereden gölün yakamozuna bakıp sabaha kadar ağladım. Kaç kere, çayımı ellerimle demleyip onlar için kahvaltı hazırladım? Kaç kere, en zor zamanlarında dualarımla başlarında oldum? Şimdi, ölümü dört gözle beklerlerken, gururumun son kibritini yaktım.
Bir hafta sonra köy avukatımız İsmail’i aradım. Eski dostum, bana gençliğimde borçlananlardan tek sadık kalanlardan biri. “Emine Abla,” dedi, “Ne istersen son sözü hükme bağlı kılmak senin hakkın.” Onunla oturup üç saat boyunca, tapuları, birikmiş hesaplardaki tasarrufları, hatta düğünler için sakladığım altınları saydık. Her şeyi not ettim. Vasiyetimi yazdım—ama onların asla tahmin edemeyeceği şekilde. Her birinin yüzüne karşı sevgisizliğin karşılığını verecektim.
İsmail’e, “Eğer ben ölünce cenazeme zahmet edip istemeyerek dahi gelse, tek kuruşunu almasınlar! Bunu ne olur not al oğlum… Sadece gerçekten üzülen, bana hürmette kusur etmeyen eski komşularım ve köy camisinin kız çocukları için burs ayır.” dedim.
Bir daha o evde, yuvarlak masada, içten bir muhabbet dönmedi. İletişimimiz giderek azaldı, çünkü artık onların gözlerinden umut kaybolmuştu. Ben ise tek başıma, tarlanın kıyısında otururken dayanamayıp ağladığım geceler, yalnızca kendime kızdım. “Demek insan ne kadar severse sevsin, çocuklar sevilmekle kalınca büyüyemiyorlar, almak ve hak etmek arasındaki farkı anlayamıyorlar!”
Kurban Bayramı’ndan bir gün önce, ikinci kez felç geçirdim. Kimse yanımda yoktu. Apartmanın karşısındaki Melahat teyze, bana çorba getirirken beni yerde buldu. Hastaneye kaldırıldığımda, torunum Hatice Instagram’da müzik paylaşmış, kızım “işim var” deyip gelmemişti. Ayılar gibi sessizce yatakta, camdan dağlara baktım, yıllardır biriktirdiğim yalnızlığımı, kah içime gömdüm kah gözyaşımla çarşaflara akıttım. O kadar dil dökmüşüm, her birine ayrı ayrı yaz kış terlik getirmişim, yine de bir telefon bile açmamışlar. Demek ki, çocuk dediğin alışınca bencil olup çıkarmış.
O sene kış sert geçti. Bahara da çıkamadım. Son zamanlarımda sadece Melahat teyze vardı, arada imamın karısı döner getirdi. “Emine Hanım, Allah razı olsun, şu mahallede yardımınız geçmeyen kimse yok,” diye dua ettiğinde, acı bir gülümseme yayıldı yüzümde. İçim titredi, çünkü evlatlarımın yüzüyle değil, yabancıların kalbiyle huzur buluyordum.
Ölümüm köyde küçük bir dalga etkisi yaptı. Tabutumu köy camisinden kaldırdılar, başında ağlayan – birtakım yüzleri sinirden morarmış, birtakım yine dedikoduya dalan – akrabalarım vardı. Şermin, “Annemiz garip gitti,” diyordu ama yüzünde kaygıdan çok şok vardı. Çünkü İsmail, cenazemin ardından ertesi sabah herkesi salonuma topladı. Odamdaki eski çam sandığı açtı, masmavi bir dosya çıkardı. “Emine Hanım’ın vefatından önceki vasiyetidir,” dedi.
Okudukça çocuklarımın yüzü bembeyaz oldu – sandıklarındaki miras ellerinden kayıp gitmişti. Para ve toprak, onların çıkarı yüzünden değil, yıllarca bana bir tas çorba getirenlerin, soğuk gecelerde üstümü örtenlerin, köyün kimsesiz kızlarının eğitimine gidecekti. Şermin’in dudakları titredi: “Anne! Sen bunu nasıl yaparsın?” Benim cevabım mezara gömülü kaldı, ama her gözyaşı damlasında, her pişmanlıkta, yıllarca görmezden gelinen, hor görülen sevilmenin hıncı akıyordu.
O anda anladılar: Hayatta en önemli miras, ardında tadı kalan iyi bir kalp ve kimseye yük olmadan, dimdik ayakta gidebilmekmiş. Benim vasiyetim, onlar için sadece bir mal kaybı değil, yılların ilgisizliğinin ve sevgisizliğinin ödetilmiş hesap defteriydi. Bunu hiçbir mahkeme, hiçbir dosya geri çeviremez.
Şimdi düşünüyorum: “İnsana en yakın bildikleri, bir anda en büyük kötülüğü yapabilir miymiş? Sonunda, bir kadının varlığı değil yokluğu daha çok ders verir mi? Siz ne düşünüyorsunuz? Ben mi fazla gururluydum, yoksa onların sevgisizlikleri asıl mirası mı yitirdi?”