Ben Bakıcı Değilim! Kocamın Annesine Bakma Sorumluluğunu Bana Yıkmaya Çalıştığı Günler
“Yeter artık!” diye bağırdım, oğlum Efe’nin montunu kapatırken. Ellerim titriyordu, gözlerim dolmuştu ama ağlamamaya kararlıydım. Bugün 8 Mart, Kadınlar Günü. Herkesin sosyal medyada çiçeklerle, güzel sözlerle kutlandığı, ama benim için yine bir görev, bir yük, bir zorunluluk günüydü. Kocam Murat, mutfakta çayını karıştırırken bana bakmadan, “Bugün anneme uğrayacağız, biliyorsun değil mi?” dedi. Sanki bilmemem mümkünmüş gibi. Sanki her hafta, her fırsatta bana hatırlatılmasa unutacakmışım gibi.
İçimden geçenleri söylemek istedim: “Ben bakıcı değilim, Murat! Senin annenin sorumluluğu neden hep bana ait?” Ama sustum. Çünkü bu evde sesimi yükselttiğimde, hemen ‘saygısız gelin’ damgası yiyorum. Çünkü Murat’ın annesi, Hatice Hanım, bana her fırsatta ‘Sen de bir gün yaşlanacaksın, o zaman anlarsın’ diyerek vicdan azabı yüklüyor. Çünkü Efe’nin önünde kavga etmek istemiyorum. Ama içimdeki öfke, her geçen gün biraz daha büyüyor.
Arabada giderken Murat, “Annemin tansiyonu yine yükselmiş, dün gece aradı. Senin elinden içtiği çay başka oluyor, biraz moral verirsin ona,” dedi. Sanki ben bir moral makinesiyim, sanki benim de moralim bozulamaz. “Murat, ben de yoruluyorum. Hem çalışıyorum, hem Efe’ye bakıyorum, hem de annenin her işine koşuyorum. Sen neden daha fazla ilgilenmiyorsun?” dedim. Gözlerini yoldan ayırmadan, “Benim işim var, senin zamanın daha esnek,” diye geçiştirdi. O an, içimde bir şeyler koptu. Benim zamanım esnekmiş! Sanki ben sabahtan akşama kadar evde pinekliyorum, sanki kendi annem yokmuş gibi.
Hatice Hanım’ın evine girdiğimizde, o tanıdık koku, eski mobilyalar, duvardaki solmuş aile fotoğrafları karşılıyor bizi. Hatice Hanım, koltukta oturmuş, televizyonun sesini sonuna kadar açmış. Beni görünce yüzünde zoraki bir gülümseme beliriyor. “Hoş geldin kızım, Efe’yi de getirdin mi?” diyor. Efe hemen koşup büyükannesinin boynuna sarılıyor. O an, içimdeki tüm öfke bir anlığına eriyor. Ama biliyorum, birazdan başlayacak: “Kızım, geçen hafta getirdiğin börek çok tuzluydu, bu sefer dikkat et. Efe’nin üstü ince, hasta olacak. Murat, oğlum, sen de anneni hiç aramıyorsun!”
Murat, telefonunu kurcalamaya başlıyor. Ben ise mutfağa geçip çay koyuyorum, sofrayı hazırlıyorum, Hatice Hanım’ın ilaçlarını düzenliyorum. Bir yandan da kendi annemi düşünüyorum. Annem, İzmir’de tek başına yaşıyor. Onu ayda bir ancak görebiliyorum. Çünkü Murat’ın annesi daha yakın, daha yaşlı, daha ‘muhtaç’. Ama annem de yalnız. Benim de annem var, benim de vicdanım var. Ama bu evde, benim hislerim hep ikinci planda.
Çay içerken Hatice Hanım, “Bak kızım, Murat’ın işi yoğun. Sen gençsin, enerjiksin. Benim işlerime sen bakarsın. Allah razı olsun, iyi ki varsın,” diyor. Sözde teşekkür, ama altında bir yük daha. Murat ise sessiz. Sanki bu konuşma hiç yapılmamış gibi. Sanki ben bu evde görünmezim. Efe, “Anneanne, seninle oyun oynayabilir miyim?” diye soruyor. İçimden, “Keşke ben de çocuk olsam, hiçbir şey düşünmesem,” diyorum.
O gün, Hatice Hanım’ın evinde saatlerce kaldık. Temizlik yaptım, alışveriş listesi hazırladım, ilaçlarını eczaneden aldım. Murat ise bilgisayarını açıp işine daldı. Eve dönerken, Murat bana dönüp, “Annem senden çok memnun, iyi ki varsın,” dedi. O an, içimdeki öfke yeniden kabardı. “Murat, ben senin annenin bakıcısı değilim. Benim de bir hayatım var. Senin annen kadar benim annem de önemli. Senin kadar ben de yoruluyorum. Neden bunu anlamıyorsun?” dedim. Murat, ilk defa bana uzun uzun baktı. “Ama sen daha iyi anlaşıyorsun annemle. Benimle hep kavga ediyor,” dedi. “Çünkü ben susuyorum, Murat! Çünkü ben içime atıyorum. Ama artık yapamayacağım. Benim de sınırlarım var,” dedim.
O gece, Efe uyuduktan sonra, Murat’la uzun uzun konuştuk. Ona, kendi annemi ne kadar özlediğimi, onunla ilgilenemediğim için ne kadar suçluluk duyduğumu anlattım. Kendi isteklerimi, hayallerimi, yorgunluğumu ilk kez bu kadar açık söyledim. Murat önce anlamadı, sonra sessizleşti. “Peki, ne yapmamı istiyorsun?” dedi. “Annenin sorumluluğunu paylaşmanı, benim de insan olduğumu hatırlamanı istiyorum. Haftada bir gün sen ilgilen, ben de kendi anneme gideyim. Ya da birlikte bir çözüm bulalım. Ama bu yükü tek başıma taşımak istemiyorum,” dedim.
Ertesi hafta, Murat ilk defa annesinin evine tek başına gitti. Ben ise Efe’yle birlikte annemi ziyarete gittim. Annem, kapıda gözleri dolu dolu karşıladı beni. “Kızım, iyi misin?” dedi. O an, içimdeki tüm ağırlık bir nebze hafifledi. Annemle oturup sohbet ettik, birlikte yemek yaptık, Efe’yle parka gittik. O gün, ilk defa kendimi özgür hissettim. Kendi hayatımın kontrolünü elime aldığımı hissettim.
Ama biliyorum, bu mücadele bitmedi. Hala Hatice Hanım’ın ihtiyaçları, Murat’ın alışkanlıkları, toplumun beklentileri var. Hala bazen suçluluk duyuyorum. Ama artık biliyorum ki, kendi sınırlarımı çizmezsem, kimse benim için çizmez. Ben bakıcı değilim, ben bir insanım. Kendi hayatımı, kendi mutluluğumu da düşünmeye hakkım var. Sizce, bir kadının kendi sınırlarını koruması bencillik mi? Yoksa gerçek sevgi, önce kendine de değer vermek mi?