Kimsenin Duymadığı Sessizlik: Babaannemin Hikâyesi ve Unutan Bir Aile
“Anne, lütfen! Babaannem yine bütün gün yalnız kaldı, bir kere bile aramadınız!” diye bağırdım mutfakta, annemin gözleri bir anlığına bana döndü, sonra tekrar soğuk çay bardağına kaydı. Babam ise televizyonun karşısında, haberlerin sesini biraz daha açtı. O an, evdeki sessizliğin aslında ne kadar gürültülü olduğunu fark ettim. Babaannem Şerife, dedem Ahmet’in ölümünden sonra bizimle aynı şehirde, ama bambaşka bir dünyada yaşamaya başlamıştı. Herkes kendi derdine düşmüş, onun sessizliğini duymamayı seçmişti. Ben ise, her hafta sonu ona uğradığımda, gözlerindeki o derin boşluğu, ellerinin titremesini, konuşurken arada yutkunmasını görüyordum.
Bir gün, okuldan çıkıp babaanneme uğradım. Kapıyı açtığında yüzünde zoraki bir gülümseme vardı. “Hoş geldin kuzum,” dedi, sesi titrek. İçeri girdim, evin içi ağır bir naftalin ve eski sabun kokusuyla doluydu. Salonun köşesinde dedemin eski bastonu hâlâ duruyordu. “Anneannemle konuştun mu bugün?” diye sordum. “Yok kızım, kimse aramadı,” dedi, gözlerini kaçırarak. O an içimde bir öfke kabardı. Neden kimse onu aramıyordu? Neden herkes onun hâlâ güçlü olduğunu, yalnızlığa alıştığını sanıyordu?
Bir akşam, annemle babamı karşıma aldım. “Babaannem yalnız, çok yalnız. Onu her gün aramalıyız, yanına gitmeliyiz. O bizim ailemiz!” dedim. Annem başını salladı, “Elif, biz de çalışıyoruz, herkesin derdi var. O da alışır, güçlü kadındır,” dedi. Babam ise, “Baban da öyleydi, kimseye yük olmazdı. Şerife Hanım da öyle. Merak etme, bir şey olmaz,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Onların gözünde babaannem bir yük değil, ama bir alışkanlıktı sanki. Varlığına alışılmış, yokluğu ise hiç düşünülmemişti.
Bir gece, babaannem beni aradı. “Elif, biraz konuşabilir miyiz?” dedi, sesi fısıltı gibiydi. “Tabii ki babaanne, ne oldu?” dedim. “Bazen… bazen çok sessiz oluyor burası. Sanki duvarlar üstüme geliyor. Ahmet’in sesi hâlâ kulağımda. Ama kimse duymuyor beni. Sen duyuyorsun, değil mi?” O an gözlerim doldu. “Duyuyorum babaanne, hep duyacağım,” dedim. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Ailem neden bu kadar duyarsızdı? Neden bir insanın sessizliği bu kadar görünmez olabiliyordu?
Bir gün, babaannemi doktora götürdüm. Doktor, “Şerife Hanım biraz depresif görünüyor, yalnızlık zor,” dedi. Anneme anlattım, “Bak, doktor da söyledi. Babaannem yalnızlıktan hasta olacak!” Annem omuz silkti, “Elif, yaşlılık böyle bir şey. Herkes yalnız kalıyor sonunda.” Babam ise, “Biz elimizden geleni yapıyoruz. Herkesin hayatı var,” dedi. O an, ailemin duvar gibi soğukluğuna çarptım. Babaannemin yalnızlığı, onların gözünde sıradan bir yaşlılık belirtisiydi. Ama ben her hafta sonu gittiğimde, onun gözlerindeki umudu, bana sarılırkenki titrek ellerini, eski fotoğraflara bakarken iç çekişini görüyordum.
Bir gün, babaannemle eski fotoğraflara bakarken, dedemin gençlik fotoğrafını gösterdi. “Bak, Ahmet’in en sevdiğim hali buydu. O zamanlar hayat çok başkaydı. Şimdi ise… herkes kendi derdinde. Ben de unutuldum galiba,” dedi. “Unutulmadın babaanne, ben buradayım,” dedim. Ama biliyordum ki, bir tek ben yetmiyordum. O, bir zamanlar evin direği, herkesin sığınağı olan kadın, şimdi dört duvar arasında, kimsenin duymadığı bir sessizliğe gömülmüştü.
Bir akşam, annemle tartıştık. “Senin de hayatın var Elif, kendini bu kadar yorma. Babaannen güçlüdür, alışır,” dedi. “Ama anne, güçlü olmak istemiyor artık. Sadece birinin onu dinlemesini istiyor. Birinin ona ‘yanındayım’ demesini istiyor,” dedim. Annem sustu, gözleri doldu. “Ben de annemi özlüyorum bazen, ama hayat böyle,” dedi. O an, annemin de aslında bir şeyleri bastırdığını, kendi annesine ulaşamadığını fark ettim. Belki de bu yüzden bu kadar mesafeli davranıyordu.
Bir gün, babaannem hastalandı. Hastaneye kaldırdık. Odaya girdiğimde, yatağında incecik yatıyordu. Elimi tuttu, “Kızım, ben seni çok seviyorum. Sen olmasan… kimse duymayacak beni,” dedi. O an, içimde bir şeyler yıkıldı. Ailem de geldi, annem başucunda ağladı. Babam sessizce pencereye bakıyordu. O gece, ailemle ilk defa babaannemin yalnızlığını konuştuk. Annem, “Ben annemi kaybetmekten korkuyorum galiba. Onun acısını görmek istemiyorum,” dedi. Babam ise, “Ben de babamı kaybettiğimde böyle hissetmiştim. Şerife Hanım’ı güçlü sanıyordum, ama meğer ne kadar kırılganmış,” dedi.
Babaannem hastaneden çıktıktan sonra, ailemle birlikte ona daha çok gitmeye başladık. Annem yemekler yaptı, babam eski anıları anlattı. Babaannem biraz daha gülümsedi, ama gözlerindeki o derin hüzün hiç gitmedi. Bir gün bana, “Elif, insanlar bazen en çok sevdiklerini unutur. Çünkü onları hep yanında sanır. Ama bir gün, o sessizlik çok büyür, kimse duyamaz olur. Sen beni duydun, kızım. Hep duy,” dedi.
Şimdi, babaannem hâlâ o evde, ama artık daha az yalnız. Yine de, onun sessizliğini, gözlerindeki o derin boşluğu asla unutamıyorum. Ailemle aramızda hâlâ zaman zaman tartışmalar oluyor, ama artık daha çok konuşuyoruz, daha çok dinliyoruz birbirimizi. Babaannemin hikâyesi, aslında birçok yaşlının hikâyesi. Sessizliğin içinde kaybolan, unutulan, ama birinin elini tuttuğunda yeniden umut bulan insanların hikâyesi.
Bazen düşünüyorum, acaba kaç kişi daha bu sessizliği yaşıyor? Kaç kişi, birinin onu duymasını bekliyor? Siz hiç, ailenizdeki sessizliği duydunuz mu?