Mükemmel Koca: Bir Cümlenin Parçaladığı Evlilik

“Yine mi makarna?” Emre’nin sesi mutfaktan salona kadar yankılandı. O an elimdeki tencereyi bırakıp derin bir nefes aldım. O gün işyerinde patronumun bitmek bilmeyen talepleriyle uğraşmış, metrobüste ayakta bir saat yol çekmiş, markette sırada beklerken ayaklarımın ağrıdığını hissetmiştim. Eve geldiğimde tek istediğim biraz huzurdu. Ama Emre, her zamanki gibi, koltuğa yayılmış, televizyonun karşısında telefonuyla oynuyordu.

O akşam, kayınvalidem bize yemeğe gelmişti. Sofrada, Emre’nin tabağına makarna koyarken, annesi gülümseyerek bana döndü: “Kızım, Emre’ye iyi bakıyorsun. O da sana çok iyi bakıyor. Mükemmel bir koca, Allah nazardan saklasın.” O an içimde bir şeyler koptu. Mükemmel koca mı? Emre mi? Gözlerim doldu, ama kimseye belli etmedim. O cümle, yıllardır içimde biriken sessiz öfkeyi, kırgınlığı ve boşluğu bir anda yüzüme çarptı.

Emre ile üniversitede tanışmıştık. O zamanlar bana çok ilgili, anlayışlı gelirdi. Mezun olur olmaz evlendik. İlk yıllar güzeldi, ama zamanla her şey sıradanlaştı. Emre işten gelir gelmez televizyonun karşısına geçer, ben ise mutfakta yemek yapar, evi toplar, faturalarla uğraşırdım. Hiçbir zaman büyük bir kavga etmedik, ama hiçbir zaman gerçekten konuşmadık da. Sanki evliliğimiz, iki yabancının aynı evde yaşamasından ibaretti.

O gece, kayınvalidem gittikten sonra Emre’ye döndüm: “Sence biz mutlu muyuz?” dedim. O, gözünü televizyondan ayırmadan, “Tabii ki, neden olmasın?” dedi. “Hiç tartışmıyoruz, huzurluyuz.” İçimden bağırmak geldi: “Bu huzur değil, bu sessizlik! Bu, birbirimize yabancılaşmak!” Ama sadece sustum.

Ertesi sabah, işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı mor, yüzüm solgundu. “Ben ne zaman bu kadar yoruldum?” diye düşündüm. İşyerinde arkadaşım Zeynep, “Biraz solgun görünüyorsun, iyi misin?” diye sordu. Ona anlatamadım. Kimseye anlatamadım. Çünkü dışarıdan bakınca, Emre gerçekten de ‘mükemmel koca’ydı. Eve geç gelmez, alkol almaz, şiddet uygulamaz, arada bir çiçek alır, doğum günümü unutmazdı. Ama ben, onun yanında her geçen gün biraz daha yalnız hissediyordum.

Bir akşam, annem aradı. “Kızım, Emre ile aranız nasıl?” dedi. “İyi anne,” dedim, “her şey yolunda.” Annem, “Bak, huzur önemli. Kavga yoksa, şükret,” dedi. O an, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Gerçekten huzur bu muydu? Sadece kavga etmemek, birbirine dokunmadan yaşamak mıydı huzur?

Bir gece, Emre işten geç geldi. Yorgun olduğunu söyledi, hemen koltuğa uzandı. Ben ise mutfakta bulaşıkları yıkarken, gözyaşlarım süzüldü. O an, içimdeki sessiz çığlıkları duydum. “Ben bu evde neden varım? Sadece yemek yapmak, evi toplamak, Emre’ye iyi bakmak için mi?”

Bir gün, işyerinde Zeynep’le öğle yemeğine çıktık. Ona her şeyi anlattım. “Emre kötü biri değil, ama ben kendimi görünmez hissediyorum,” dedim. Zeynep, “Belki de konuşmalısınız. Belki de Emre de farkında değildir,” dedi. O akşam, cesaretimi topladım. Emre’ye, “Bizimle ilgili konuşmak istiyorum,” dedim. O, “Yarın konuşsak olur mu? Çok yorgunum,” dedi. O an, içimdeki umut kırıntıları da yok oldu.

Bir hafta boyunca, Emre ile aramızda tek kelime konuşulmadı. Sadece gündelik şeyler: “Yemek hazır mı?”, “Faturayı yatırdın mı?” Sonra bir akşam, Emre elinde bir demet çiçekle geldi. “Bugün evlilik yıldönümümüz,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Hatırladığın için teşekkür ederim,” dedim. Ama içimden, “Sadece hatırlamak yetiyor mu?” diye geçirdim. O gece, yatağa uzandığımda, Emre yanımda uyuyordu ama ben kilometrelerce uzakta hissediyordum.

Bir sabah, Emre işe gitmek için hazırlanırken, ona döndüm: “Emre, ben mutsuzum.” O, şaşkınlıkla bana baktı. “Neden? Her şey yolunda değil mi?” dedi. “Hayır, yolunda değil. Biz sadece yan yana yaşıyoruz, birbirimize dokunmadan, konuşmadan. Ben kendimi yalnız hissediyorum,” dedim. Emre, ilk kez sessiz kaldı. Sonra, “Bunu hiç fark etmedim,” dedi. “Ben elimden geleni yapıyorum. Eve zamanında geliyorum, sana kötü davranmıyorum. Daha ne yapabilirim?”

O an, içimdeki öfke patladı: “Sadece kötü davranmamak yetmiyor! Ben seninle konuşmak, paylaşmak, birlikte gülmek istiyorum. Sadece var olmak değil, yaşamak istiyorum!” Emre, başını öne eğdi. “Ben böyle bir adamım işte. Fazla konuşamam, duygularımı gösteremem,” dedi.

O gece, uzun uzun düşündüm. Belki de sorun Emre’de değildi, belki de ben çok şey bekliyordum. Ama sonra, neden azına razı olmam gerektiğini sordum kendime. Neden sadece ‘yeterince iyi’ olan bir hayata mahkum olmalıydım?

Bir hafta boyunca, Emre ile aramızda soğuk bir rüzgar esti. Sonunda, bir akşam, bana döndü: “Seninle konuşmak istiyorum,” dedi. “Belki de gerçekten seni ihmal ettim. Ama ben böyle öğrendim. Babam da anneme hiç çiçek almazdı, hiç sarılmazdı. Benim için normal olan bu.”

O an, Emre’ye sarılmak istedim. Çünkü onun da kendi yaraları vardı. Ama yine de, “Bunu değiştirmek istemez misin?” dedim. “Birlikte bir şeyler yapabiliriz. Birlikte terapiye gidebiliriz, konuşmayı öğrenebiliriz.” Emre, uzun süre sustu. Sonra, “Bilmiyorum. Denemek isterim, ama kolay olmayacak,” dedi.

Aylar geçti. Birlikte bir aile terapistine gitmeye başladık. İlk seanslarda, Emre neredeyse hiç konuşmadı. Ama zamanla, o da duygularını paylaşmaya başladı. Ben de, ondan mucizeler beklememeyi, küçük şeylerle mutlu olmayı öğrendim. Ama en önemlisi, kendimi sevmeyi, kendi ihtiyaçlarımı görmeyi öğrendim.

Şimdi, evliliğimiz hala mükemmel değil. Hala bazen yalnız hissediyorum, hala bazen Emre’ye kızıyorum. Ama artık susmuyorum. Artık içimdeki boşluğu görmezden gelmiyorum. Çünkü biliyorum ki, sadece ‘yeterince iyi’ olmak, bazen hiç iyi olmamak demek.

Bazen geceleri, Emre uyurken ona bakıyorum ve kendi kendime soruyorum: “Gerçekten mutlu muyum? Yoksa sadece alışkanlıklarımın esiri mi oldum?” Sizce, bir evlilikte ‘yeterince iyi’ olmak gerçekten yeterli mi?