Aşk Uğruna: Bir İstanbul Hikayesi

“Burası mıydı? Yoksa yine mi yanlış sokağa girdim?” diye kendi kendime mırıldanırken, elimdeki eski haritaya bir kez daha baktım. Kadıköy’ün dar sokaklarında, akşamüstü kalabalığı arasında kaybolmuş gibiydim. Annemin bana çocukluğumda anlattığı hikâyelerden hatırladığım bir sokak ismini bulmaya çalışıyordum: Bahariye Caddesi’nden sağa dön, ikinci aradan sola… Ama her şey birbirine benziyordu. Tam o sırada, önümde duran genç bir kadınla göz göze geldim. Saçları dağınık, gözlerinde bir yorgunluk vardı.

“Affedersiniz,” dedim, sesim titrek çıktı. “Burada Moda Caddesi’ni arıyorum, ama sanırım kayboldum.”

Kadın, bana dikkatlice baktı. “İstanbul’da kaybolmak kolaydır,” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Ama bazen kaybolmak, doğru yolu bulmanın ilk adımıdır.”

O an, içimde bir şeyler kırıldı. Belki de gerçekten kaybolmam gerekiyordu, hem bu şehirde hem de hayatımda. Adım Baran. Yirmi sekiz yaşındayım. Hayatımın en zor dönemindeyim. Babamı geçen yıl kaybettim, annemle aramda yıllardır süren bir soğukluk var. İstanbul’a, çocukluğumun geçtiği bu şehre, babamın eski evraklarını bulmak için dönmüştüm. Ama asıl aradığımın ne olduğunu bilmiyordum.

Kadın, adının Elif olduğunu söyledi. Birlikte yürümeye başladık. “Neden bu kadar ısrarla Moda’yı arıyorsun?” diye sordu. Bir an duraksadım. “Babamın bana bıraktığı bir mektup var. Orada, Moda’daki eski bir apartmandan bahsediyor. Sanki orada bir sır saklıymış gibi…”

Elif, gözlerini kaçırdı. “Aile sırları bazen insanı boğar,” dedi. “Ben de yıllarca annemin bana anlatmadığı şeylerin peşinden koştum.”

Birlikte eski bir apartmanın önüne geldik. Kapı paslıydı, posta kutuları kırık döküktü. Elimdeki anahtarı denedim, kapı açıldı. İçeri girerken, kalbim deli gibi atıyordu. Babamın odasını buldum. Tozlu bir masa, eski bir radyo, çekmecede sararmış fotoğraflar… Bir fotoğrafta annem, babam ve ben vardık. Ama arka planda tanımadığım bir kadın daha vardı. Elif, fotoğrafa baktı. “Bu kadın kim?” diye sordu.

İşte o anda, geçmişin kapıları bir bir açılmaya başladı. Annemle babamın evliliği hiçbir zaman mutlu olmamıştı. Babam, gençliğinde başka bir kadına âşık olmuş, ama ailesinin baskısıyla annemle evlenmişti. O kadın, fotoğraftaki kadındı. Adı Zeynep’ti. Babamın hayatındaki en büyük pişmanlığıydı. Mektupta, “Zeynep’i affedemedim, kendimi de…” yazıyordu.

Elif, bana dokundu. “Aileni affedebilecek misin?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama babamın geçmişiyle yüzleşmeden, kendi hayatıma devam edemem.”

O gece, annemi aradım. Yıllardır konuşmadığımız kadar uzun konuştuk. Ona babamın mektubunu, Zeynep’i, hissettiklerimi anlattım. Annem, uzun bir sessizlikten sonra, “Ben de affedemedim Baran,” dedi. “Ama artık geçmişin yükünü taşımak istemiyorum.”

Ertesi gün, Elif’le tekrar buluştuk. “Hayat bazen en büyük acıları, en beklenmedik anlarda karşımıza çıkarır,” dedi. “Ama bazen de, en büyük iyileşmeyi…”

Birlikte Moda sahiline indik. Güneş batıyordu. Elif, elimi tuttu. “Seninle yürümek isterim,” dedi. “Geçmişin gölgesinde değil, geleceğin ışığında.”

İstanbul’un rüzgârı yüzümü okşarken, içimde bir huzur hissettim. Belki de affetmek, unutmak değil, anlamak ve kabullenmekti. Babamın hatalarını, annemin acılarını, kendi yalnızlığımı…

Şimdi, bu hikâyeyi okuyanlara soruyorum: Siz hiç geçmişinizle yüzleşmek zorunda kaldınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı?