Aşka Kapalı Bir Kalbin Hikayesi: Lila’nın Sessiz Çığlığı
“Lila, neden hâlâ kimseyle ciddi düşünmüyorsun? Yaşın geçti, bak herkes evlendi, çocuk yaptı!” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. O an ellerim titredi, çay bardağını tezgâha bırakırken içimde bir şeyler kırıldı. Annemle babamın gözleri üzerimdeydi; sanki bir suç işlemişim gibi. Oysa ben sadece… sadece hissedemiyordum. Aşkı, tutkuyu, o anlatılan büyük duyguları hiç yaşamadım.
Bir gün, işten eve dönerken apartmanın girişinde tanımadığım bir kadın yolumu kesti. “Kızım, sen Lila mısın?” dedi, gözleriyle beni süzerek. “Evet, benim. Bir sorun mu var?” dedim, tedirginlikle. Kadın, cebinden buruşturulmuş bir zarf çıkardı. “Bu sana. Bir zamanlar çok seven birinden, adı Veysel.” O an kalbim bir anlığına durdu. Veysel… Lise yıllarımda bana âşık olan, ama benim ona karşılık veremediğim çocuk. Mektubu aldım, ellerim titriyordu. Kadın gülümsedi, “Belki bu sefer kalbinin sesi değişir,” dedi ve gitti.
Eve çıktığımda annem yine salonda, televizyonun karşısında oturuyordu. “Kimdi o kadın?” diye sordu. “Bir şey değil, eski bir tanıdık,” dedim. Mektubu açtım, satırlar gözlerimin önünde dans ediyordu: “Lila, yıllar geçti ama seni unutamadım. Seninle bir kez daha konuşmak isterim. Belki bu kez, kalbin bana bir şans verir.”
O gece uyuyamadım. Annemin sözleri, Veysel’in mektubu, kendi içimdeki boşluk… Hepsi üstüme üstüme geldi. Sabah işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerimde yorgunluk, yüzümde donuk bir ifade. İş yerinde arkadaşım Zeynep, “Lila, yine mi uykusuzsun? Ne oldu?” diye sordu. “Hiç, yine annemle tartıştık,” dedim. Zeynep başını salladı, “Aileni anlıyorum ama senin de bir hayatın var. Herkesin yolu farklı,” dedi. Ama ben farklı olmanın yükünü taşımaktan yorulmuştum.
Akşam eve döndüğümde babam, “Kızım, bak komşunun oğlu Murat seni beğeniyormuş. İyi çocuk, işi gücü var. Bir görüşsen ne kaybedersin?” dedi. Annem de hemen atladı, “Bak, Murat çok efendi. Belki onunla mutlu olursun.” İçimden bir çığlık attım: “Ben mutlu olmayı bilmiyorum ki!” Ama bunu yüksek sesle söyleyemedim. Sadece başımı eğip odama kaçtım.
Odamda Veysel’in mektubunu tekrar okudum. Onun bana olan sevgisi, benim ise ona karşılık veremeyişim… Kendimi suçlu hissettim. Belki de sorun bende, belki de ben eksik bir insanım. Herkesin kolayca âşık olduğu, evlendiği, çocuk sahibi olduğu bu dünyada ben neden böyleydim?
Bir gün cesaretimi topladım ve Veysel’e mesaj attım. “Mektubunu aldım. Konuşmak ister misin?” O da hemen cevap verdi: “Tabii ki, Lila. Seni görmek bana iyi gelir.” Bir kafede buluştuk. Veysel değişmişti; daha olgun, daha sakin. “Lila, yıllar önce sana âşıktım. Ama senin gözlerinde hep bir uzaklık vardı. Şimdi anlıyorum ki, bazen insanlar hissetmek istese de hissedemiyor,” dedi. Gözlerim doldu. “Veysel, ben de çok istedim. Ama içimde bir duvar var, kimseyi içeri alamıyorum. Seninle de, başkasıyla da… Hep eksik kaldım,” dedim. Veysel elimi tuttu, “Kendini suçlama. Herkesin kalbi farklı atar. Belki de senin yolun başka,” dedi. O an içimde bir huzur hissettim. Belki de ilk kez biri beni anlamıştı.
Ama ailem bu durumu asla kabullenmedi. Annem, “Kızım, bak herkesin bir hayatı var. Sen de bir yuva kur, yalnız kalma,” diye ağladı. Babam, “Biz ölünce ne yapacaksın? Kim bakacak sana?” diye sitem etti. Her akşam sofrada aynı tartışmalar, aynı baskı. Bir gün dayanamadım, “Anne, baba, ben böyleyim. Kimseyi sevemiyorum, âşık olamıyorum. Lütfen beni olduğum gibi kabul edin,” dedim. Annem gözyaşlarına boğuldu, “Biz nerede yanlış yaptık?” diye feryat etti. Babam ise sessizce odasına çekildi. O an anladım ki, ailemin sevgisi de koşulluymuş; onların istediği gibi olursam değerliydim.
Zeynep’le dertleşirken, “Lila, herkesin hikayesi farklı. Senin de yolun bu. Belki bir gün biri gelir ve o duvarı yıkar, belki de yalnızlığınla barışırsın. Ama kendini suçlama,” dedi. Onun bu sözleri bana güç verdi. Artık kendimi değiştirmeye çalışmıyordum. Ailemle aramda mesafe koydum, kendi hayatımı kurmaya başladım. Yalnızdım, evet, ama en azından kendimdim.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken, “Acaba bir gün ben de sevebilir miyim? Yoksa bu yalnızlık kaderim mi?” diye düşünmeden edemiyorum. Sizce, insan sevmeyi öğrenebilir mi, yoksa bazı kalpler hep eksik mi kalır?