“Biz Bu İşe Başvurmadık!” – Kayınvalidem Hafta Sonlarımı Nasıl Cehenneme Çevirdi
“Yeter artık, Zeynep! Ben bu işe başvurmadım!” diye bağırdım, ellerim deterjanlı sudan sarkarken. O an mutfağın ortasında, kayınvalidem Hatice Hanım’ın keskin bakışları üzerimdeydi. Eşim Zeynep ise utangaç bir şekilde yere bakıyordu. O an, içimde biriken öfke ve yorgunluk, gözlerimden yaş olarak akmaya başladı.
Her şey bir yıl önce başladı. Zeynep’le evlendikten sonra, hafta sonlarını birlikte geçireceğimiz, küçük mutluluklar biriktireceğimiz hayaller kurmuştum. Ama gerçekler bambaşkaydı. Zeynep’in annesi Hatice Hanım, “Aile olmak, birlikte vakit geçirmek demektir,” diyerek her hafta sonu bizi evine çağırmaya başladı. Başta, “Ne güzel, aile sıcaklığı,” dedim kendi kendime. Ama zamanla bu ziyaretler bir zorunluluğa, hatta angaryaya dönüştü.
İlk başlarda sadece çay içip sohbet ediyorduk. Sonra Hatice Hanım, “Oğlum, şu koltukları bir siliver,” dedi. Ardından, “Zeynep, mutfağı toparla, ben de biraz dinleneyim.” Bir hafta sonra, “Balkon camlarını da silmek lazım, yağmurdan çok kirlenmiş.” Her hafta yeni bir iş, yeni bir görev. Bir süre sonra, hafta sonları Hatice Hanım’ın evinde temizlik, alışveriş, tamirat işlerinden başka bir şey yapmaz olduk.
Bir cumartesi sabahı, Zeynep’le kahvaltı yaparken, “Bu hafta anneme gitmesek mi?” dedim. Gözleri büyüdü, sesi titredi: “Olmaz, annem çok alınır. Hem yalnız kalıyor, biliyorsun.” İçimden, “Peki ya ben? Ben yalnız kalınca kimsenin umurunda olmuyor,” diye geçirdim. Ama sesimi çıkaramadım.
O hafta sonu da yine Hatice Hanım’ın evindeydik. Kapıdan girer girmez, “Hoş geldiniz çocuklar! Hadi, mutfağa geçin, börek yapacağız,” dedi. Zeynep hemen önlüğünü taktı, ben de istemeye istemeye mutfağa girdim. Hamur yoğururken, Hatice Hanım bana döndü: “Sen de patatesleri soy, oğlum. Erkek adam ev işinden kaçmaz.” İçimde bir şeyler koptu. Benim babam, anneme elini bile sürmezdi. Ama burada, her hafta sonu, Hatice Hanım’ın emirleriyle oradan oraya koşturuyordum.
Bir gün, işten yorgun argın döndüğümde, Zeynep bana, “Annem aradı, bu hafta sonu da gideceğiz,” dedi. “Zeynep, ben artık dayanamıyorum. Kendi evimizde bir gün bile huzur bulamıyoruz. Her hafta sonu annenin evinde çalışıyoruz. Biz bu işe başvurmadık ki!” dedim. Zeynep’in gözleri doldu: “Ama annem yalnız, ona yardım etmezsek vicdan azabı çekerim.” O an anladım ki, Zeynep’in vicdanı ile benim huzurum arasında sıkışıp kalmıştık.
Bir pazar günü, Hatice Hanım’ın evinde yine temizlik yaparken, komşusu Ayşe Teyze uğradı. “Aferin size, gençler. Şimdiki gençler böyle değil, kimse annesine bakmıyor,” dedi. Hatice Hanım da gururla, “Benim kızım ve damadım bir tanedir,” diye ekledi. O an, içimdeki öfke daha da büyüdü. Çünkü kimse bizim ne hissettiğimizi, ne kadar yorulduğumuzu sormuyordu. Herkes sadece dışarıdan bakıp, “Ne güzel aile,” diyordu.
Bir gün, Hatice Hanım’ın evinde elektrikler kesildi. “Oğlum, şu sigortaya bakıver,” dedi. Merdivene tırmandım, sigortayı kontrol ettim. O sırada, Zeynep mutfakta bulaşık yıkıyordu. Bir an göz göze geldik. Gözlerinde yorgunluk ve çaresizlik vardı. O an, “Biz ne zaman kendi hayatımızı yaşayacağız?” diye sordum kendime.
Bir akşam, Zeynep’le tartıştık. “Sen annemi istemiyorsun!” diye bağırdı. “Hayır, Zeynep, ben sadece kendi hayatımızı istiyorum. Her hafta sonu annenin evinde çalışmak zorunda değiliz. Biz evlendik, kendi ailemizi kurduk. Ama sanki hâlâ annenin evinde yaşıyoruz,” dedim. Zeynep ağlamaya başladı. O an, içimde bir suçluluk duygusu oluştu. Belki de çok bencilce düşünüyordum. Ama sonra, “Benim de bir hayatım var,” dedim kendi kendime.
Bir gün, iş yerinde arkadaşım Murat’a derdimi anlattım. “Kardeşim, bu iş böyle gitmez. Bir gün patlarsın. Eşinle açık açık konuş, sınır koy,” dedi. O akşam, Zeynep’le oturup konuştuk. “Zeynep, seni çok seviyorum. Ama bu şekilde devam edemem. Annene yardım etmek güzel, ama her hafta sonu orada çalışmak zorunda değiliz. Kendi hayatımıza da zaman ayırmamız lazım,” dedim. Zeynep uzun süre sustu. Sonra, “Haklısın, ama annemi de yalnız bırakamam,” dedi.
Bir hafta sonu, Hatice Hanım’a gitmedik. Evde birlikte film izledik, kahve içtik, uzun uzun sohbet ettik. O kadar mutluydum ki… Ama ertesi gün, Hatice Hanım aradı: “Neden gelmediniz? Bir şey mi oldu? Ben size ne yaptım?” Zeynep’in sesi titredi: “Anne, biraz dinlenmek istedik.” Hatice Hanım, “Demek ki ben artık yük oldum size!” dedi ve telefonu kapattı. O an, Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bak, annemi üzdük,” dedi. Ben de sessizce başımı öne eğdim.
Bir süre sonra, Hatice Hanım hastalandı. Zeynep hemen yanına koştu, ben de peşinden gittim. O an, “Belki de çok bencilce davrandım,” diye düşündüm. Ama sonra, Hatice Hanım iyileşince, yine aynı döngü başladı. Her hafta sonu, yine temizlik, yine alışveriş, yine yorgunluk.
Bir gün, Hatice Hanım’ın evinde otururken, içimde bir boşluk hissettim. “Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacağım?” diye sordum kendime. Zeynep’le göz göze geldik. O da yorgundu, o da mutsuzdu. Ama kimse bunu konuşmaya cesaret edemiyordu. Çünkü ailede fedakârlık, her şeyden önemliydi. Ama ya bizim mutluluğumuz?
Şimdi, her hafta sonu Hatice Hanım’ın evine giderken, içimde bir isyan, bir yorgunluk var. Kendi evimde bile huzur bulamıyorum. Zeynep’le aramızda sürekli tartışmalar çıkıyor. Ama kimse beni anlamıyor. Herkes, “Aile olmak fedakârlık ister,” diyor. Peki, ya benim hayatım? Ben ne zaman kendi mutluluğumu yaşayacağım? Sizce, aile olmak gerçekten her şeyi feda etmek mi demek?