Nişanlı
“Kızım, bak Anıl arıyor!” Annemin sesi, mutfaktan gelen bulaşık tıkırtısının arasından yükseldiğinde, elimdeki kitabın satırları bir anda bulanıklaştı. O an, koltukta bacaklarımı altıma almış, yeni başladığım romanın ilk sayfalarına gömülmüşken, içimdeki huzur bir anda yerini gerginliğe bıraktı. Annem, telefonun ekranını bana doğru uzatırken, gözlerinde o tanıdık beklentiyle bana bakıyordu. Anıl’ın adı ekranda yanıp sönüyor, arka planda ise annemin sabırsız bakışları üzerime yapışıyordu. İçimden derin bir iç çekerek kitabı dizimin üstüne bıraktım, annemin elinden telefonu aldım. O ise, bana anlamlı bir bakış atıp sessizce odadan çıktı.
“Efendim, Anıl?” dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
“Merhaba Kasım, nasılsın? Bugün seni çok düşündüm,” dedi Anıl, her zamanki yumuşak sesiyle. Ama ben, onun sesini duyar duymaz, içimde bir şeylerin eksik olduğunu bir kez daha hissettim. Anıl iyi biriydi, ailesiyle tanışmıştım, annemler onu çok seviyordu. Ama ben… Ben sadece huzursuzdum.
Telefonu kapattıktan sonra, annem hemen yanıma geldi. “Bak kızım, Anıl gibi birini bulmak kolay mı? Hem çalışıyor, hem ailesi düzgün. Daha ne istiyorsun?” dedi, gözlerinde hem endişe hem de biraz sitem vardı.
“Anne, ben… Bilmiyorum. Sanki bir şeyler eksik. Anıl iyi biri ama…”
Annem sözümü kesti: “Aşk dediğin zamanla olur. Önemli olan güven, huzur. Bak, babanla ben de ilk başta öyleydik. Sonra alıştık, sevdik birbirimizi.”
O an, içimde bir fırtına koptu. Annemin sözleri, yıllardır duyduğum, bana öğretilen, toplumun her köşesinde yankılanan cümlelerdi. Ama ben, kendi sesimi duymak istiyordum. Kendi kalbimin sesini…
O gece, odama çekildiğimde, pencereden dışarı bakarken, İstanbul’un geceye karışan ışıkları arasında kayboldum. Dışarıda hayat akıyor, insanlar kendi hikayelerini yaşıyordu. Ben ise, kendi hikayemin başrolünde miydim, yoksa başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran mıydım, bilmiyordum.
Ertesi gün, kahvaltı masasında babam gazeteyi okurken, annem yine konuyu açtı. “Kızım, Anıl’ın ailesiyle bu hafta sonu buluşalım diyorlar. Nişan için tarih konuşacaklarmış.”
Birden boğazımda bir düğüm oluştu. “Anne, ben hazır değilim,” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı.
Babam gazeteden başını kaldırdı, gözlüğünün üzerinden bana baktı. “Kızım, yaşın geldi. Bak, çevrendekiler evlendi, çocuk sahibi oldu. Sen de artık kendi yuvan olsun istiyoruz.”
O an, masadan kalkıp odama kaçmak istedim. Ama kaçmak çözüm değildi. İçimdeki karmaşayla baş başa kalmak daha da zordu.
O gün, iş yerinde de aklım hep evdeydi. Arkadaşım Elif, halimi fark etti. “Ne oldu Kasım, yine mi Anıl meselesi?” dedi, gözlerinde anlayışla.
Başımı salladım. “Elif, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Herkes benden bir şeyler bekliyor. Ama ben… Ben kendimi kaybolmuş hissediyorum.”
Elif elimi tuttu. “Kendini düşünmek bencillik değil. Sen mutlu olmazsan, kimse mutlu olamaz. Belki de biraz zaman istemelisin.”
O akşam eve döndüğümde, annem salonda oturmuş, televizyonun sesini kısmıştı. Yanına oturdum. “Anne, ben biraz zaman istiyorum. Lütfen bana baskı yapma. Kafam çok karışık.”
Annem gözlerimin içine baktı. “Kızım, biz senin iyiliğini istiyoruz. Ama sen mutsuz olacaksan, ben de istemem. Yine de, Anıl gibi birini bulmak kolay değil. Düşün taşın.”
Geceleri uykularım kaçtı. Herkesin mutluluğu için mi yaşamalıydım, yoksa kendi mutluluğum için mi? Bir yanda ailemin beklentileri, bir yanda toplumun baskısı, diğer yanda ise kendi hayallerim…
Bir gece, babam odama geldi. “Kızım, annenle seni üzmek istemiyoruz. Ama hayat kısa. Doğru kararı vermek zor. Biz senin arkandayız. Ne karar verirsen ver, yanında olacağız,” dedi. O an, gözlerim doldu. Babamın bu sözleri, içimdeki yükü biraz hafifletti.
Bir hafta sonra, Anıl’la buluştum. Sahilde yürürken, ona içimi döktüm. “Anıl, ben seni kırmak istemem. Ama kendimi hazır hissetmiyorum. Belki de biraz zamana ihtiyacım var.”
Anıl sustu, denize baktı. “Kasia, ben seni beklerim. Ama ne olursa olsun, dürüst olmanı isterim. Zorla olmaz bu işler.”
O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de ilk defa kendi sesimi duymuştum. Eve döndüğümde, anneme ve babama kararımı söyledim. “Biraz zamana ihtiyacım var. Kendi yolumu bulmak istiyorum.”
Annem önce üzüldü, sonra sarıldı. “Sen mutlu ol yeter ki,” dedi. Babam ise başımı okşadı.
Şimdi, pencereden dışarı bakarken, İstanbul’un ışıkları arasında kendi yolumu arıyorum. Belki de hayat, başkalarının yazdığı bir senaryo değil, kendi kalemimizle yazdığımız bir hikayedir. Sizce, insan kendi mutluluğu için mi yaşamalı, yoksa sevdiklerinin mutluluğu için mi?