Bir Ziyaret Her Şeyi Değiştirdi: Bir Kız, Annesini Nasıl Terk Edebilir?

“Pınar Hanım, kızım bugün gelecek mi sizce?” diye sordu Ayşe Teyze, gözlerinde hem umut hem de kırgınlıkla. O an, sabahın erken saatlerinde, hastane koridorunda dolaşırken, içimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim. Her sabah aynı soruyu soruyordu; her sabah aynı cevabı veriyordum: “Bugün gelir mutlaka, Ayşe Teyze.” Ama içimde bir şüphe vardı, çünkü bir haftadır kızı Zeynep’ten ne bir haber gelmişti, ne de bir ziyaret.

Ayşe Teyze, 74 yaşında, incecik, saçları bembeyaz, gözleri hâlâ çocuk gibi parlayan bir kadındı. İlk geldiğinde, “Buralar bana göre değil, ben evimi özlerim,” demişti. Ama sonra, odadaki diğer hastalara fıkra anlatmaya, hemşirelere çay ısmarlamaya başladı. Herkes onu çok sevmişti. Ama ne zaman akşam olur, ziyaret saati yaklaşır, Ayşe Teyze’nin gözleri kapıya kilitlenirdi. Her kapı açıldığında, “Zeynep mi geldi?” diye başını kaldırır, sonra yine içine kapanırdı.

Bir gün, nöbetimden çıkarken, Ayşe Teyze’nin odasında ağladığını duydum. Sessizce kapıyı araladım. “Ayşe Teyze, iyi misin?” dedim. Gözyaşlarını silmeye çalıştı, “Kızım gelmedi yine. Ben ona ne yaptım ki, böyle unuttu beni?” dedi. O an, içimde bir öfke ve hüzün karışımı bir duygu kabardı. Bir anne, evladına ne yapmış olabilir ki, böyle terk edilsin? Ama sonra düşündüm, belki de mesele bu kadar basit değildi.

Ertesi gün, Zeynep Hanım nihayet hastaneye geldi. Uzun boylu, bakımlı, yüzünde soğuk bir ifade vardı. Ayşe Teyze onu görünce gözleri parladı, “Zeynep’im!” diye seslendi. Ama Zeynep Hanım, annesinin elini tutmak yerine, “Anne, doktorla konuşmam lazım. Sen nasılsın?” dedi, yüzüne bile bakmadan. O an, odadaki hava buz gibi oldu. Ayşe Teyze, kızının elini tutmak için uzandı ama Zeynep Hanım elini çekti. “Anne, burada iyi bakıyorlar sana. Benim de işlerim yoğun, biliyorsun. Biraz daha burada kal, sonra bakarız,” dedi. Ayşe Teyze’nin gözleri doldu, ama kızına belli etmemeye çalıştı. “Sen iyi ol yeter ki, ben burada idare ederim,” dedi titrek bir sesle.

Zeynep Hanım, doktorla kısa bir görüşme yaptıktan sonra, annesine dönmeden odadan çıktı. Ayşe Teyze, kapıdan bakakaldı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Bir anne, kızını böyle beklerken, bir evlat nasıl bu kadar soğuk olabilirdi? O gece, Ayşe Teyze hiç konuşmadı. Sadece pencereden dışarıya baktı, gözleri uzaklara dalmıştı.

Ertesi sabah, kahvaltı saatinde, Ayşe Teyze bana çocukluğundan bahsetmeye başladı. “Benim annem de çok çekmişti. Bizim zamanımızda yokluk vardı, ama ailemiz hep bir aradaydı. Şimdi herkes kendi derdinde. Zeynep de çok çalışıyor, biliyorum. Ama insan annesini bir gün olsun aramaz mı?” dedi. O an, kendi annemi düşündüm. Ben de bazen iş yoğunluğundan arayamıyordum. Ama Ayşe Teyze’nin yalnızlığı, içimi acıttı.

Bir hafta daha geçti. Ayşe Teyze’nin morali iyice bozuldu. Eskisi gibi fıkra anlatmıyor, kimseyle konuşmuyordu. Bir gün, odasına girdiğimde, elinde eski bir fotoğraf vardı. “Bak Pınar, bu Zeynep’in küçüklüğü. Ne güzel günlerdi. O zamanlar bana sarılır, ‘Anneciğim, seni hiç bırakmayacağım’ derdi. Şimdi ise bir yabancı gibi…” dedi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben ona ne yaptım ki, böyle oldu?”

O gün, Zeynep Hanım’ı aramaya karar verdim. “Zeynep Hanım, anneniz sizi çok özlüyor. Biraz daha vakit ayırsanız, onun için çok önemli olur,” dedim telefonda. Zeynep Hanım’ın sesi soğuktu: “Pınar Hanım, annem hep böyle duygusaldır. Benim de kendi ailem, çocuklarım var. Herkes kendi hayatına bakmalı. Annem burada güvende, daha ne istiyor?” dedi. O an, kelimeler boğazımda düğümlendi. Bir anne, sadece güvenli bir oda mı isterdi? Yoksa evladının sevgisini, ilgisini mi?

Bir akşam, Ayşe Teyze’nin odasında otururken, bana bir sır verdi. “Pınar, ben Zeynep’i tek başıma büyüttüm. Babası öldüğünde, daha üç yaşındaydı. Gece gündüz çalıştım, ona bir lokma fazla yedireyim diye. Hiçbir şeyini eksik etmedim. Ama büyüdükçe uzaklaştı benden. Üniversiteye gidince, başka bir şehirde okudu. Sonra evlendi, kendi ailesi oldu. Ben de yalnız kaldım. Şimdi ise, sanki hiç annesi olmamışım gibi davranıyor.”

O an, Ayşe Teyze’nin yalnızlığının ne kadar derin olduğunu anladım. Bir annenin, evladının sevgisine ne kadar muhtaç olabileceğini…

Bir gün, Ayşe Teyze’nin durumu kötüleşti. Ateşi çıktı, halsizleşti. Hemen doktoru çağırdık. O gece, başında beklerken, “Pınar, ben ölürsem Zeynep’e haber verir misin? Belki o zaman gelir,” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. “Ayşe Teyze, sen daha yaşayacaksın. Zeynep de gelecek, göreceksin,” dedim. Ama içimde bir korku vardı.

Neyse ki, Ayşe Teyze toparladı. Ama artık eskisi gibi değildi. Gözlerinde bir kırgınlık, bir yorgunluk vardı. Bir gün, Zeynep Hanım tekrar geldi. Bu sefer yanında küçük kızı Elif de vardı. Elif, anneannesine sarıldı, “Anneanne, seni çok özledim!” dedi. Ayşe Teyze’nin yüzü ilk defa güldü. Zeynep Hanım ise, yine aceleyle, “Anne, biz gidiyoruz. Elif’i okula yetiştirmem lazım. Kendine dikkat et,” dedi. Ayşe Teyze, “Tamam kızım, siz gidin. Ben iyiyim,” dedi ama gözleri doldu.

O gün, Ayşe Teyze bana döndü, “Bir anne, evladını ne kadar severse sevsin, bazen karşılığını alamıyor. Ama yine de onları affediyoruz, çünkü annelik böyle bir şey,” dedi. O an, annemin bana söylediği bir sözü hatırladım: “Evlat, anneye küsemez. Anne, evlada hiç küsmez.”

Ayşe Teyze taburcu olduğunda, onu uğurlarken içimde bir boşluk hissettim. Zeynep Hanım, annesini almaya gelmedi. Bir komşusu geldi, Ayşe Teyze’yi evine götürdü. Kapıdan çıkarken bana döndü, “Pınar, sen bana kızım gibi oldun. Allah senden razı olsun,” dedi. Gözlerim doldu. “Ayşe Teyze, ne zaman istersen arayabilirsin,” dedim.

Şimdi, geceleri bazen pencereden dışarı bakarken, Ayşe Teyze’yi düşünüyorum. Bir annenin, evladından başka kimsesi olmadığında, nasıl hissettiğini… Ve kendime soruyorum: Bizler, annelerimize yeterince değer veriyor muyuz? Bir gün onlar da bizi beklerken, kapıdan içeri girmeyecek miyiz? Sizce, bir evlat annesini neden terk eder? Yoksa, anneler her zaman affeder mi?