Bir Gün, Hiçbir Şeyin Acıtmadığı Ama Her Şeyin Sıkıştırdığı O Gün
“Yeter artık, Zeynep! Kaç yaşına geldin, hâlâ aynı şeyleri konuşuyoruz!” diye bağırdı annem telefonda, sesi titreyerek. O an, elimdeki sigaranın dumanı gözlerimi yaktı mı, yoksa annemin sözleri mi, ayırt edemedim. Otobüs durağında, sabahın köründe, İzmir’in nemli havasında, herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken ben, olduğum yere mıhlanmış gibiydim. Çantamı daha da sıkı tuttum. İçinde sadece cüzdanım, bir kitap ve eski bir anahtar vardı. Ama bana sorsalar, “Hayatın yükü ne kadar ağır?” diye, işte o çantayı gösterirdim.
Annemle aramızdaki bu bitmeyen tartışmalar, sanki bir kısır döngüye girmişti. “Evlen, Zeynep. Yaşın geçiyor. Bak, komşunun kızı Elif geçen hafta nişanlandı. Sen neyi bekliyorsun?” Annem, her konuşmamızda aynı cümleleri kuruyordu. Ben ise her defasında susuyordum. Çünkü ona ne anlatırsam anlatayım, anlamayacaktı. Benim için evlilik, bir kurtuluş değil, bir başka hapishane gibi geliyordu. Kendi ayaklarım üzerinde durmak, kendi hayatımı kurmak istiyordum. Ama annem için bu, “başarısızlık” demekti.
O sabah, durağın hemen yanında, simitçi Hasan Amca tezgâhını yeni açıyordu. “Günaydın Zeynep kızım, yine erkencisin,” dedi gülümseyerek. Yüzümde zorlama bir tebessümle karşılık verdim. “Günaydın Hasan Amca.” İçimden, “Keşke herkes senin kadar anlayışlı olsa,” diye geçirdim. Ama hayat böyle değildi. Herkesin bir beklentisi, bir yargısı vardı. Hele ki kadınsan, hele ki otuzunu geçmişsen, hele ki hâlâ evlenmemişsen…
Otobüs geldiğinde, içeriye adım attım. Cam kenarına oturdum, başımı cama yasladım. Dışarıda insanlar koşuşturuyordu. Herkesin bir derdi vardı, ama kimse kimsenin derdini bilmezdi. Telefonum titredi. Annemden bir mesaj: “Akşam eve gel, konuşmamız lazım.” İçimden bir of çektim. Eve gitmek istemiyordum. O evde, duvarlar bile üzerime geliyordu artık. Babamın sessizliği, annemin bitmeyen şikayetleri, kardeşim Mert’in umursamazlığı… Hepsi bir araya gelince, nefes almak bile zorlaşıyordu.
İşyerine vardığımda, patronum Cemal Bey’in asık suratını gördüm. “Zeynep Hanım, dün akşamki rapor hâlâ gelmedi. Her şey yolunda mı?” diye sordu. “Evet, Cemal Bey. Hemen tamamlayıp göndereceğim,” dedim. O an, içimdeki sıkışıklık daha da arttı. Sanki herkes benden bir şeyler bekliyordu ve ben hiçbirine yetişemiyordum. Ne anneme, ne patronuma, ne de kendime…
Öğle arasında, en yakın arkadaşım Derya ile buluştum. O da benim gibi, ailesinin baskısından bunalmış bir kadındı. “Zeynep, bazen düşünüyorum da, acaba yanlış mı yapıyoruz? Belki de annelerimiz haklıdır,” dedi. “Bilmiyorum Derya. Ben sadece kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Ama sanki herkes bana başka bir hayat dayatıyor,” dedim. Gözlerim doldu. Derya elimi tuttu. “Sen güçlüsün. Dayanırsın,” dedi. Ama ben güçlü hissetmiyordum. Sadece yorulmuştum.
Akşam eve dönerken, otobüste yine aynı cam kenarına oturdum. Kemeraltı’nın kalabalığı, akşamın alacakaranlığına karışıyordu. Eve yaklaştıkça, içimdeki huzursuzluk büyüdü. Kapıyı açtığımda, annem salonda oturuyordu. Yüzü asıktı. “Gel, konuşalım,” dedi. Yanına oturdum. “Zeynep, bak kızım. Ben senin kötülüğünü ister miyim? Herkes gibi mutlu olmanı istiyorum. Yalnız kalmanı istemiyorum,” dedi. Gözleri doldu. O an, annemin de aslında ne kadar yalnız olduğunu fark ettim. Babamla arası yıllardır soğuktu. Kardeşim Mert, kendi dünyasında yaşıyordu. Annem ise, bütün umutlarını bana bağlamıştı. Ama ben, onun istediği gibi biri olamıyordum.
“Anne, ben de mutlu olmak istiyorum. Ama senin istediğin gibi değil. Kendi yolumu bulmak istiyorum,” dedim. Annem başını salladı. “Korkuyorum, Zeynep. Sen de bir gün pişman olacaksın diye korkuyorum,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Annemin korkuları, benim hayallerimle çatışıyordu. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Ama belki de anlamak zorunda değildik. Sadece kabul etmemiz gerekiyordu.
O gece, odamda eski bir defter buldum. Üniversite yıllarında yazdığım hayallerimi okudum. O zamanlar ne kadar umut doluymuşum. Şimdi ise, hayatın ağırlığı altında eziliyordum. Ama yine de, içimde bir yerlerde küçük bir umut vardı. Belki bir gün, annem de beni olduğum gibi kabul ederdi. Belki bir gün, ben de kendimi affederdim.
Sabah uyandığımda, annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Göz göze geldik. İkimiz de bir şey söylemedik. Ama o an, aramızda sessiz bir anlaşma vardı. Ben, kendi yolumda yürümeye devam edecektim. Annem ise, beni sevmeye devam edecekti, anlamasa bile.
Hayat bazen acıtmıyor, ama yine de sıkıştırıyor insanı. Hiçbir şey doğrudan canımı yakmıyor, ama her şey içimi kemiriyor. Siz de bazen böyle hissediyor musunuz? Kendi hayatınızı yaşamak isterken, başkalarının beklentileriyle boğuşmak zorunda kalıyor musunuz?