Koşuşturmanın İçinde Huzuru Bulmak: Ailemle İnancım Arasında Sıkışmış Bir Hayat
“Yine mi geç kaldın, Emir?” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan ışık gibi, içimi hem ısıttı hem de yaktı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, anahtarımı sessizce çevirmeye çalışırken bile annemin uykusuz gözleriyle karşılaşacağımı biliyordum. Babam salonda televizyonun karşısında uyuyakalmış, küçük kız kardeşim Elif ise odasında ders çalışıyordu. Ben ise, İstanbul’un bitmek bilmeyen trafiğinde, işten eve dönmenin yorgunluğuyla kapıdan içeri adım atıyordum.
“Anne, toplantı uzadı, biliyorsun işler yoğun,” dedim, ama sesim bile kendime inanmıyordu. Annem başını iki yana salladı, gözlerinde kırgınlık vardı. “Seninle iki laf edemedik haftalardır. Hep iş, hep iş. Aile ne olacak?”
İşte o an, içimde bir şeyler koptu. Sanki iki farklı Emir vardı: Biri, ailesinin gözünde başarılı, örnek bir evlat olmaya çalışan; diğeri ise, iş yerinde patronunun gözüne girmeye, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir adam. Ama bu iki Emir, aynı bedende barınamıyordu. Her gün biraz daha yoruluyor, biraz daha tükeniyordum.
Babam, sabah kahvaltısında gazeteyi bir kenara bırakıp, “Oğlum, senin yaşında ben iki çocuk babasıydım. Akşamları eve geldiğimde annenle sohbet ederdim, çocuklarımla ilgilenirdim. Senin hayatın neden bu kadar karmaşık?” diye sorduğunda, cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum. Hayatımın neden bu kadar karmaşık olduğunu, neden hiçbir şeye yetişemediğimi, neden her gün biraz daha yalnız hissettiğimi bilmiyordum.
İş yerinde ise bambaşka bir baskı vardı. Müdürüm, “Emir, bu projeyi bitirmen lazım. Senin gibi gençler çok çalışmalı, yoksa bu şehirde tutunamazsın,” dediğinde, içimdeki yorgunluk daha da arttı. Herkes benden bir şeyler bekliyordu. Annem, babam, kardeşim, müdürüm, arkadaşlarım… Peki ya ben? Ben ne istiyordum?
Bir akşam, Elif odama geldi. “Abi, sen hiç gülmüyorsun artık. Eskiden bana masal anlatırdın, şimdi yüzünü bile göremiyorum,” dedi. O an, gözlerim doldu. Küçük kardeşim bile benim değiştiğimi fark etmişti. O gece, yatağımda dönüp dururken, içimde bir boşluk hissettim. Hayatımın kontrolünü kaybetmiştim.
O boşlukta, çocukluğumdan beri bana huzur veren tek şeye sığındım: Dua. Annemin bana küçükken öğrettiği duaları mırıldandım. Ellerimi açıp, “Allah’ım, bana yol göster. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Hem ailemi mutlu etmek, hem de kendi hayatımı kurmak istiyorum. Hangisinden vazgeçmeliyim?” diye sordum. O an, içimde bir huzur hissettim. Sanki yüküm biraz hafiflemişti.
Ertesi sabah, annemle kahvaltı ederken, ona içimi döktüm. “Anne, ben de sizinle vakit geçirmek istiyorum. Ama işte de sorumluluklarım var. Bazen ne yapacağımı bilmiyorum. Sanki ikiye bölünüyorum,” dedim. Annem elimi tuttu, gözleri doldu. “Oğlum, biz senden sadece yanında olmanı istiyoruz. Başarı, para, makam… Hepsi bir yere kadar. Ama aile bir kere kaybolursa, bir daha geri gelmez,” dedi.
O günden sonra, hayatımda küçük değişiklikler yapmaya başladım. İş çıkışı eve gelir gelmez telefonumu bir kenara bırakıyor, ailemle sofraya oturuyordum. Elif’le ders çalışıyor, babamla eski Türk filmleri izliyordum. Annemle mutfakta sohbet ediyordum. Ama bu kolay olmadı. İş yerinde işler daha da yoğunlaştı, müdürüm benden daha fazla mesai istedi. Bir gün, “Emir, bu tempoya ayak uyduramazsan, yerini başkası alır,” dediğinde, içimde bir korku hissettim. Ya işimi kaybedersem? Ya ailemi mutlu etmeye çalışırken, kendi hayatımı mahvedersem?
Bir gece, yine dua ettim. “Allah’ım, bana sabır ver. Hem aileme, hem işime yetişmek istiyorum. Ama en çok da kendime yetmek istiyorum,” dedim. O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de hayat, her şeye yetişmek değil, önemli olana öncelik vermekti.
Bir gün, annem hastalandı. Evde herkes panik oldu. İş yerinden izin alıp, annemi hastaneye götürdüm. O an anladım ki, iş ne kadar önemli olursa olsun, ailemin sağlığı her şeyden önemliydi. Annem hastanede yatarken, başında dua ettim. “Allah’ım, annemi bana bağışla. Onun varlığı, benim en büyük huzurum,” dedim. O gün, işten gelen onlarca aramayı açmadım. Sadece annemin elini tuttum, ona çocukluğumda anlattığı masalları hatırlattım.
Annem iyileştiğinde, bana sarıldı. “Oğlum, senin varlığın bana en büyük ilaç oldu,” dedi. O an, hayatımda ilk kez gerçekten huzurlu hissettim. Belki de huzur, her şeye yetişmekte değil, sevdiklerinin yanında olmaktaydı.
Ama hayat yine de kolay değildi. İş yerinde işler birikti, müdürüm bana kızdı. “Emir, sen böyle devam edersen, terfi hayal,” dedi. O an, içimde bir isyan hissettim. “Belki de terfi, hayatın anlamı değildir,” dedim kendi kendime. O günden sonra, işte de sınırlar koymaya başladım. Akşamları ailemle vakit geçirmek için mesaiye kalmamaya çalıştım. Müdürüm başta kızdı, ama zamanla alıştı. Çünkü ben değişmiştim. Artık ne istediğimi biliyordum.
Bir akşam, ailece sofrada otururken, babam bana baktı. “Oğlum, seni uzun zamandır böyle huzurlu görmemiştim,” dedi. Annem gülümsedi, Elif ise bana sarıldı. O an, hayatımın en mutlu anıydı. Belki de huzur, dışarıda değil, evimizin içinde, sevdiklerimizin yanında saklıydı.
Şimdi, her gün dua ediyorum. Allah’a şükrediyorum. Hem ailem, hem işim, hem de kendim için. Hayatın karmaşasında kaybolduğumda, dua bana yol gösteriyor. Belki de en büyük huzur, içimizde saklıdır.
Peki siz, hayatın koşuşturmasında huzuru nerede buluyorsunuz? Ailenizle işiniz arasında sıkıştığınızda, siz ne yapıyorsunuz? Bazen her şeye yetişmeye çalışırken, kendimizi kaybetmiyor muyuz?