Zamanım Azalıyor… Ama Sen Geldin
— Zamanım kalmadı… Ama sen geldin.
Bu cümle, dilimin ucunda titreyerek döküldü. Gecenin karanlığında, apartmanın önündeki eski tahta bankta oturuyordum. Ellerim titriyordu; dördüncü sigaramı yaktım ama ne tütünün tadını alabildim, ne de dumanın boğuculuğunu hissettim. Sadece parmaklarımın arasında döndürdüğüm izmariti izliyordum. Gözlerim, dördüncü kattaki pencereye kilitlenmişti. Orada, yıllardır görmediğim, ama her gece rüyama giren Sevgi oturuyordu.
Kendime kızıyordum: “Burada ne işim var? Yıllar sonra, bu saatte, bu bankta neyi bekliyorum?” İçimdeki ses susmuyordu. Herkesin bir pişmanlığı vardır, ama benimkisi başka. Ben, Sevgi’yi terk ettiğimde, arkamda sadece bir kadın değil, bir aile, bir hayat, bir geçmiş bırakmıştım. Şimdi ise, hastalığımın pençesinde, ölümün nefesini ensemde hissederken, geçmişimle yüzleşmekten başka çarem kalmamıştı.
Birden, apartmanın kapısı gıcırdayarak açıldı. Ayak sesleri duydum. Başımı kaldırmaya korktum. Ama o, adımlarını yavaşlatarak yanıma geldi. Gölgesi üzerime düştü. “Ali abi… Sen misin?” dedi, sesi yıllar öncesinden tanıdık, ama bir o kadar yabancıydı. Bu, Sevgi’nin oğlu Murat’tı. O zamanlar küçük bir çocuktu, şimdi ise benden uzun, yüzünde babasının çizgileriyle bana bakıyordu.
“Evet, Murat. Benim,” dedim, sesim çatallandı. “Beni tanıdın mı?”
Bir an sustu. Sonra, gözlerini kaçırarak, “Annem seni beklemiyordu. Hiçbirimiz beklemiyorduk aslında,” dedi. Sözlerinde bir öfke, bir kırgınlık vardı. O an, içimdeki suçluluk duygusu bir kez daha kabardı.
“Biliyorum,” dedim. “Ama anlatmam gereken şeyler var. Belki de son kez.”
Murat, başını salladı. “Annem çok değişti. Sen gittikten sonra… Eskisi gibi olmadı. Bize hiç anlatmadı neden gittiğini. Sadece sustu. Her gece pencerenin önünde oturur, dışarı bakardı. Sanki birini bekler gibi.”
Sözleri, içime hançer gibi saplandı. O an, yıllardır taşıdığım yükün ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. “Ben de her gece, o pencereye bakıyordum. Ama hiçbir zaman cesaret edip yukarı çıkamadım. Şimdi ise… Zamanım kalmadı, Murat.”
Murat, gözlerini bana dikti. “Ne demek istiyorsun?”
“Hastayım,” dedim. “Doktorlar fazla vaktim olmadığını söylüyor. Son bir kez, Sevgi’den af dilemek istedim. Ondan ve senden.”
Bir süre sessizlik oldu. Sadece uzaktan geçen arabaların sesi, rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısı duyuluyordu. Murat, derin bir nefes aldı. “Annem yukarıda. Ama bilmiyorum, seni görmek ister mi. Çok kırıldı sana.”
“Biliyorum,” dedim. “Ama denemek zorundayım.”
Murat, başıyla apartmanı işaret etti. “Gel, çıkalım. Ama ne olursa olsun, annemi üzme.”
Ayağa kalktım, bacaklarım titriyordu. Merdivenleri çıkarken, her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Dördüncü kata vardığımızda, Murat kapıyı çaldı. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı aralandı, Sevgi’nin yüzü göründü. Gözleriyle önce Murat’a, sonra bana baktı. Bir an, zaman durdu sanki.
“Ali…” dedi, sesi fısıltı gibi. “Sen misin gerçekten?”
Başımı eğdim. “Benim, Sevgi. Özür dilerim. Çok geç kaldım biliyorum. Ama anlatmam gerekenler var.”
Sevgi, kapıyı biraz daha açtı. Yüzünde hem şaşkınlık, hem de öfke vardı. “Neden şimdi? Yıllar sonra, neden şimdi geldin?”
“Çünkü artık zamanım kalmadı,” dedim. “Sana ve Murat’a, yıllarca içimde taşıdığım pişmanlıkları anlatmak istiyorum. Belki affedilmem, ama en azından içimi dökmek istiyorum.”
Sevgi, bir süre bana baktı. Sonra, içeri girmem için kapıyı açtı. Salona geçtik. Her şey yerli yerindeydi; eski koltuklar, duvarda aile fotoğrafları, köşede bir vazo içinde solmuş çiçekler. Sevgi, karşıma oturdu. Murat ise kapının yanında ayakta kaldı.
“Sana anlatacaklarım kolay değil,” dedim. “O zamanlar gençtim, korkaktım. Sorumluluk almaktan kaçtım. Başka bir şehirde, başka bir hayat kurabileceğimi sandım. Ama hiçbir zaman mutlu olamadım. Her gece sizi düşündüm. Her sabah, pişmanlıkla uyandım. Şimdi ise… Ölüm korkusu değil, affedilmemek korkusu içimi kemiriyor.”
Sevgi’nin gözleri doldu. “Bizi bırakıp gittiğinde, Murat küçüktü. Her gece seni sordu. Ben ise cevap veremedim. Sana kızgındım, ama en çok kendime kızdım. Neden seni sevdim, neden sana güvendim diye.”
Murat, ilk defa araya girdi. “Ben de seni hiç affetmedim, Ali abi. Annemi ağlarken gördüğüm her gece, sana lanet ettim. Ama şimdi… Seni böyle görmek, içimi acıtıyor.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Haklısınız. Ne deseniz haklısınız. Ama bilmenizi isterim ki, sizi hiç unutmadım. Her zaman, bir gün geri dönüp yüzleşeceğim diye düşündüm. Ama korktum. Şimdi ise, korkacak bir şeyim kalmadı. Sadece, affedilmek istiyorum.”
Sevgi, başını öne eğdi. “Affetmek kolay değil, Ali. Ama senin de acı çektiğini görmek… Belki de herkesin ikinci bir şansı hak ettiğini gösteriyor.”
O gece, sabaha kadar konuştuk. Geçmişin yaralarını sardık mı bilmiyorum. Ama içimde bir huzur hissettim. Yıllar sonra, ilk defa kendimi hafiflemiş hissettim.
Şimdi, bu satırları yazarken, düşünüyorum: İnsan, en çok hangi pişmanlığını affedemez? Siz olsaydınız, affeder miydiniz? Yoksa her yara, sonsuza kadar kanar mı?