Bir Bavul Gibi Yarı Yolda Kalmışım

— Murat, artık bana gelme. Lütfen…

Sesim titredi ama gözlerim kararlıydı. O ise kapının önünde, ayakkabısının tekini aceleyle ayağına geçirirken bir an durdu, bana baktı. Sabah güneşi, perdeden sızıp yüzüne vuruyordu. Yorgun, uykusuz ve biraz da şaşkındı.

— Ne demek şimdi bu? Bugün mü gelmeyeyim, yoksa…

Sözünü tamamlayamadı. Yutkundu. Ben ise içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordum. Yıllardır süren ilişkimizin, alışkanlığa dönüşen sevgimizin, artık bana yük olduğunu fark etmiştim. Bir bavul gibi, ne atabiliyor ne de taşıyabiliyordum.

— Hiç gelme, Murat. Artık istemiyorum. Yoruldum…

O an, annemin yıllar önce söylediği bir laf aklıma geldi: “Kızım, insan bazen bir şeyi sırf alıştığı için bırakmaz. Ama alışkanlık, sevgi değildir.” O zamanlar anlamamıştım. Şimdi ise, her kelimesi içime işliyordu.

Murat, şaşkınlıkla bana baktı. Dudakları titredi, gözlerinde bir öfke parladı.

— Ne oldu yine? Dün gece gayet iyiydik. Yine mi başlıyoruz bu konuşmalara? Ben sabah sabah kavga edecek halim yok, işe geç kalacağım.

— Kavga etmiyorum, Murat. Sadece… Sadece artık olmuyor. Her sabah aynı şeyleri konuşuyoruz. Her akşam aynı tartışmalar. Ben bu evde, bu ilişkide kendimi kaybettim. Seninle olmaktan çok, yalnız kalmaktan korktuğum için buradayım.

Bir an sessizlik oldu. Murat, anahtarını cebine koydu. Gözleriyle evi taradı. Salondaki eski koltuk, mutfakta yarım kalan çaydanlık, duvarda asılı aile fotoğrafımız… Her şey, bir zamanlar kurduğumuz hayallerin gölgesiydi artık.

— Yani, bunca yıl… Hepsi boşa mıydı? Senin için hiçbir anlamı yok muydu?

— Anlamı vardı. Ama şimdi yok. Kendimi bir bavul gibi hissediyorum, Murat. Taşıması zor, bırakması daha da zor. Ama artık bırakmak istiyorum.

O an, annemle babamın yıllar önceki tartışmaları gözümün önüne geldi. Annem, babama bağırırken, “Seninle yaşamak, sırtımda taşımak gibi!” demişti. O zamanlar çocuk aklımla anlam verememiştim. Şimdi ise, her kelimesi içimde yankılanıyordu.

Murat, kapının önünde bir süre daha durdu. Sonra, derin bir nefes aldı.

— Peki, öyle olsun. Ama unutma, bu kararı sen verdin. Sonra pişman olursan, geri dönüşü yok.

Kapıdan çıktı. Ardından sessizlik çöktü. Ev, birden bana çok büyük ve çok soğuk geldi. Yalnızlık, bir anda üzerime çöktü. Ama biliyordum, bu yalnızlık, onunla yaşadığım yalnızlıktan daha gerçekti.

Telefonum çaldı. Annem arıyordu. Açmaya cesaret edemedim. Ne diyecektim ki? “Anne, Murat’ı gönderdim. Artık yalnızım.” Annem, yıllardır bana “Evlen, düzenin olsun, yalnız kalma” derdi. Ama kimse, bir insanın yanında olup da yalnız kalabileceğini anlatmamıştı bana.

Kendimi mutfağa attım. Çaydanlığı ocağa koydum. Bir yandan da gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kendi kendime mırıldandım:

— Ne oldu bize, Murat? Nerede kaybettik birbirimizi?

İlk tanıştığımız günü hatırladım. Üniversitenin bahçesinde, elinde kitaplarla bana çarpmıştı. Göz göze geldiğimizde, içimde kelebekler uçuşmuştu. O gün, hayatımın aşkını bulduğumu sanmıştım. Yıllar geçti, aşk yerini alışkanlığa, heyecan yerini sessizliğe bıraktı.

Birlikte yaşadığımız küçük evde, her köşe başı anılarla doluydu. Ama o anılar, artık bana mutluluk değil, ağırlık veriyordu. Her sabah aynı kahvaltı, her akşam aynı televizyon programı, aynı tartışmalar… Birbirimize söyleyecek yeni bir sözümüz kalmamıştı.

Bir gün, işten eve dönerken otobüste yanımda oturan yaşlı bir kadınla sohbet etmiştim. Kadın bana, “Kızım, hayat kısa. Sevmediğin birinin yanında ömrünü tüketme,” demişti. O zamanlar, bu sözleri ciddiye almamıştım. Ama şimdi, o kadının ne demek istediğini çok iyi anlıyordum.

Çaydanlığı ocaktan aldım, kendime bir bardak çay koydum. Pencerenin önüne oturdum. Dışarıda çocuklar oynuyordu. Onların neşesi, benim içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu.

Birden, kapı çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. Belki Murat geri dönmüştür, belki de annem gelmiştir diye düşündüm. Kapıyı açtım, komşum Ayşe abla elinde bir tabak börekle karşımdaydı.

— Kızım, iyi misin? Sabah Murat’ı biraz sinirli gördüm. Bir şey mi oldu?

Gözlerim doldu. Ayşe abla, beni içeri aldı. Salona geçtik. O, börekleri tabağa dizerken ben de olanları anlattım.

— Ayşe abla, ben Murat’ı gönderdim. Artık yapamıyorum. Çok yoruldum.

Ayşe abla, başını salladı.

— Kızım, bazen insan en çok alıştığı şeyden vazgeçmekte zorlanır. Ama bazen de en büyük cesaret, bırakabilmektir. Senin için hayırlısı neyse o olsun.

O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de ilk defa, kendi kararımı kendim vermiştim. Korkuyordum, evet. Ama bu korku, bana güç de veriyordu.

Günler geçti. Murat bir daha aramadı. Annem, her gün telefon açtı, “Kızım, yalnız kalma, barışın,” dedi. Ama ben, ilk defa kendim için bir şey yapmıştım. Yalnız kalmayı, alışkanlıkla yaşamaya tercih etmiştim.

Bir akşam, eski fotoğraflarımıza bakarken gözlerim doldu. Mutlu anılarımız vardı, evet. Ama artık o anılar, bana ait değildi. Ben, kendi yolumu çizmek istiyordum.

Şimdi, her sabah uyandığımda kendime soruyorum: “Gerçekten mutlu muyum?” Belki henüz cevabını bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Artık bir bavul gibi yarı yolda kalmak istemiyorum. Kendi yolumu, kendi ellerimle çizmek istiyorum.

Sizce, alışkanlıkla yaşamak mı daha zor, yoksa yalnız kalmak mı? Hangisi daha çok cesaret ister?