Çocuklar Saksıdaki Çiçek Değil: Bir Ablanın Sessiz Çığlığı
“Efe, yine mi ağlıyorsun? Ne oldu bu sefer?” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O an, elimdeki bulaşık süngerini bırakıp salona koştum. Efe, köşeye sinmiş, gözleri kocaman olmuş, titreyerek bana bakıyordu. O an içimde bir şeyler kırıldı; annem ve babamın evde olmadığı, bana emanet ettikleri bu küçücük çocuğun korkusu, benim de korkum olmuştu.
O yaz, annemle babam iş bulmak için İstanbul’a gitmişti. Babam, “Bir iki ayda döneriz, siz idare edin,” demişti. Ama iki ay geçti, üç ay geçti, ne dönen oldu ne de arayan. Ben, üniversite sınavına hazırlanan bir genç kızken, birdenbire Efe’nin annesi, babası, öğretmeni, oyun arkadaşı oldum. Komşular, “Aferin sana, ablalık zor iştir,” dediklerinde içimden onlara bağırmak geliyordu: Ablalık zor değil, yalnız bırakılmak zor!
Efe, beş yaşında. Geceleri korkudan yanıma geliyor, bazen altına kaçırıyor. Ona kızamıyorum, çünkü biliyorum ki o da benim kadar yalnız. Bir gece, yine yanıma geldi. “Ablacım, annemler ne zaman gelecek?” diye sordu. Yutkundum, gözlerim doldu. “Yakında, Efe’ciğim. Söz, yakında,” dedim ama içimden kendime bile inanmıyordum.
Bir gün, Efe’nin anaokulundan aradılar. “Efe bugün çok içine kapanık, resim dersinde hiç konuşmadı,” dediler. O an, annemin telefonunu defalarca aradım, açmadı. Babamı aradım, meşgule attı. O an anladım ki, bu yükü tek başıma taşımak zorundayım. Akşam Efe’ye sarıldım, “Biliyor musun, ben de bazen çok korkuyorum,” dedim. O küçücük elleriyle yüzümü tuttu, “Ağlama abla,” dedi. O an, çocukların ne kadar güçlü olabileceğini gördüm ama aynı zamanda ne kadar kırılgan olduklarını da.
Bir akşam, komşumuz Ayşe Teyze uğradı. “Kızım, annenler hâlâ dönmedi mi? Efe’ye yazık, çocuk sanki büyümüyor, soluyor,” dedi. O an içimde bir öfke kabardı. “Çocuklar saksıdaki çiçek değil ki, kendi kendine büyüsün, su verince açsın. Onlara sevgi lazım, ilgi lazım!” dedim. Ayşe Teyze başını salladı, “Haklısın kızım, ama herkesin derdi kendine büyük,” dedi. O gece, Efe’yi uyuttuktan sonra mutfağa geçtim, sessizce ağladım. Annemle babamı aradım, yine açmadılar. O an, aile denen şeyin sadece kan bağı olmadığını, sorumluluk ve sevgiyle kurulduğunu anladım.
Bir gün, Efe ateşlendi. Evde para yok, annemlerin gönderdiği üç beş kuruşla market alışverişi bile zor yapıyorum. Eczaneye koştum, “Ablacım, bu ilacı reçetesiz veremem,” dedi eczacı. Gözlerim doldu, “Ama kardeşim çok hasta,” dedim. Eczacı bana acıyarak baktı, “Bak, bu bitki çayı iyi gelir, bir de ıhlamur kaynat,” dedi. Eve döndüm, Efe’yi battaniyeye sardım, başında bekledim. O gece sabaha kadar uyumadım. Sabah olduğunda, Efe’nin ateşi biraz düşmüştü. O an, annem ve babamı affedemedim. Bir çocuğu bu kadar yalnız bırakmak, hangi anne babalığa sığar?
Okuldan gelen arkadaşlarım, “Neden dışarı çıkmıyorsun, neden dershaneye gelmiyorsun?” diye soruyordu. Onlara ne anlatabilirdim ki? “Kardeşim var, ona bakmak zorundayım,” dediğimde, bazıları anlamıyor, bazıları ise acıyarak bakıyordu. Oysa ben acınacak biri değildim, sadece çaresizdim. Efe’nin saçlarını okşarken, “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordum bir gün. “Senin gibi abla olmak istiyorum,” dedi. O an, içimde bir şeyler yıkıldı. Ben abla olmaktan çok, annesi gibi olmuştum ona.
Aylar geçti, annemle babam hâlâ dönmedi. Bir gün, telefon çaldı. Annem arıyordu. “Kızım, işler yolunda gitmedi, biraz daha kalacağız. Efe’ye iyi bak, sen güçlü kızsın,” dedi. O an, anneme bağırmak istedim: “Ben güçlü olmak zorunda mıyım? Neden hep ben?” Ama diyemedim. Sadece “Tamam anne,” dedim, gözyaşlarımı yutarak.
Bir akşam, Efe’yle birlikte televizyon izlerken, ekranda bir aile gördük. Anne, çocuğuna sarılıyordu. Efe bana döndü, “Ablacım, annem de beni böyle sarar mı?” dedi. Yutkundum, “Tabii ki sarar,” dedim ama içimden “Keşke,” diye geçirdim. O an, Efe’nin gözlerinde bir umut ışığı gördüm ama o ışık her geçen gün biraz daha sönüyordu.
Bir gün, okuldan eve dönerken komşu çocukları Efe’yle dalga geçiyordu. “Annen yok, baban yok, ablan annen olmuş!” diye bağırıyorlardı. Efe koşarak yanıma geldi, gözleri dolu dolu. Ona sarıldım, “Boşver, onlar bilmiyorlar,” dedim. Ama biliyordum ki, bu sözler Efe’nin kalbinde derin yaralar açıyordu.
Kış geldiğinde, evdeki soba bozuldu. Para yok, tamirci çağırmak imkânsız. Efe’yle birlikte battaniyelere sarıldık, birbirimize sokulduk. O an, Efe’nin titreyen ellerini tuttum, “Korkma, ben buradayım,” dedim. Ama içimden, “Ben de korkuyorum,” diye geçirdim. O gece, Efe’nin nefes alışlarını dinlerken, çocukların ne kadar savunmasız olduğunu düşündüm. Onları korumak, sadece karınlarını doyurmakla olmuyor; onlara güven vermek, sevgiyle sarmak gerekiyor.
Bir sabah, Efe uyanınca bana sarıldı, “Ablacım, sen olmasan ne yapardım?” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. “Ben de sensiz ne yapardım bilmiyorum,” dedim. O an anladım ki, biz birbirimize tutunarak ayakta kalıyorduk. Ama bu yük, bir çocuğun ve bir genç kızın omuzlarına ağır geliyordu.
Şimdi, yıllar geçti. Efe büyüdü, ben üniversiteyi kazandım ama o yazı asla unutmadım. Annemle babam döndüklerinde, aramızda görünmez bir duvar vardı. Onlara kırgındım, Efe ise daha sessiz, daha içine kapanık bir çocuk olmuştu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, çocukların sadece büyümekle insan olmadığını, sevgi ve ilgiyle yoğrulmaları gerektiğini acı bir şekilde anlıyorum.
Bazen düşünüyorum, acaba annemle babam o yaz bizi gerçekten düşündü mü? Yoksa çocuklar gerçekten kendi kendine büyür mü sandılar? Sizce, bir çocuğu yalnız bırakmak, ona en büyük kötülük değil mi?