Kırık Bir Kadının Hikayesi: Annemle Yüzleştiğim O Akşam

“Artık hiçbir bahanen yok, anne! Hiçbir açıklamanı duymak istemiyorum!” diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken. Annem, elleri titreyerek kapının önünde duruyordu. Gözlerinde hem öfke hem de çaresizlik vardı. “Zeynep, lütfen… Beni bir dinle,” dedi kısık bir sesle. Ama ben, yıllardır içimde biriktirdiğim öfkeyi o an dizginleyemedim. “Çık! Şimdi hemen çık!” dedim ve parmağımla kapıyı gösterdim.

O an, evdeki sessizlik neredeyse kulaklarımı sağır etti. Annem ağır adımlarla kapıya yürüdü, arkasına bile bakmadan çıktı. Kapı kapandığında, içimde bir boşluk oluştu. Sanki çocukluğumdan beri taşıdığım bütün yükler, o an omuzlarıma daha da ağır bastı.

Babamı kaybettiğimizde ben daha on iki yaşındaydım. O günden sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O hep güçlü görünmeye çalıştı ama ben onun yalnızlığını, çaresizliğini hissediyordum. Yine de bana karşı hep mesafeli oldu; sevgisini göstermekte zorlandı. Ben büyüdükçe, aramızdaki mesafe daha da arttı. Üniversiteye başladığımda, İstanbul’a taşındım ve annemle görüşmelerimiz iyice seyrekleşti.

O akşam, Kadıköy’deki küçük evimde, annemle yüzleşmemin ardından kendimi sokağa attım. Hava soğuktu ama içimdeki yangın daha büyüktü. Kadınlar Günü’ne birkaç gün kalmıştı ve ben hâlâ babaanneme hediye almamıştım. Aslında hediye almak için dışarı çıkmıştım ama şimdi ne alacağımı bile bilmiyordum. Kafamda annemle olan tartışmam dönüp duruyordu.

Yürürken, çocukluğumdan kalma anılar gözümün önüne geldi. Babamın bana masal anlattığı geceler, annemin mutfakta sessizce ağladığı sabahlar… O zamanlar anlam veremediğim birçok şey şimdi daha netti. Annem, babamı kaybettikten sonra hayata tutunmaya çalışırken, ben de onun sevgisine muhtaç bir çocuk olarak büyümüştüm.

Birden telefonum çaldı. Arayan babaannemdi. “Zeynep kızım, iyi misin? Sesin kötü geliyor,” dedi endişeyle. “İyiyim babaanne, sadece biraz yürüyüş yapıyorum,” dedim ama sesim titriyordu. Babaannem her zamanki gibi hissetmişti bir şeylerin yolunda olmadığını. “Bak kızım, anneni üzme. O da çok çekti bu hayatta,” dedi yavaşça. İçimdeki öfke bir anda yerini suçluluğa bıraktı.

Bir marketin önünde durdum. Raflarda rengarenk çiçekler vardı. Elime bir demet karanfil aldım; babaannemin en sevdiği çiçekti. Kasaya yönelirken, yanımdan geçen iki kadın tartışıyordu:

“Senin yüzünden yine geç kaldık!” dedi biri sinirli bir şekilde.
“Her şey benim suçum zaten!” diye karşılık verdi diğeri.

Onları izlerken kendi annemle olan kavgamı düşündüm. Belki de her anne-kız ilişkisinde böyle çatışmalar oluyordu ama bizimkisi çok daha derindi.

Eve döndüğümde odama kapanıp ağladım. Annemin bana çocukken söylediği bir sözü hatırladım: “Zeynep, bazen en sevdiklerimize en çok kızarız çünkü onları kaybetmekten korkarız.” O zamanlar anlamamıştım ama şimdi o korkunun beni nasıl zehirlediğini fark ettim.

Ertesi sabah işe gitmek için hazırlandım ama aynada gözlerimin şiş olduğunu görünce kendime kızdım. Ofiste kimseyle konuşmak istemedim; herkes Kadınlar Günü için hazırlık yapıyordu. Masama bırakılan küçük bir not dikkatimi çekti: “Güçlü kadınlara selam olsun!” Altına da iş arkadaşım Elif’in adı yazılmıştı.

Elif yanıma gelip sessizce sordu: “Her şey yolunda mı?”
Başımı salladım ama gözlerim doldu yine.
“Annenle mi tartıştınız?” dedi fısıldayarak.
Şaşırdım; nasıl anlamıştı? “Evet,” dedim kısık sesle.
Elif gülümsedi: “Ben de annemle yıllarca konuşmadım. Sonra pişman oldum.”

O gün iş çıkışı tekrar babaanneme uğradım. Elimde karanfillerle kapısını çaldım. Beni görünce sarıldı ve gözyaşlarımı sildi.
“Kızım, anneni affetmek zorunda değilsin ama anlamaya çalış,” dedi yavaşça.

O gece babaannemin yanında kaldım. Onun anlattığı eski hikâyelerle biraz olsun rahatladım. Annemin gençliğinde yaşadığı zorlukları dinledikçe ona olan öfkem azaldı ama kırgınlığım hâlâ geçmemişti.

Ertesi gün annemden bir mesaj geldi: “Kızım, seni üzmek istemedim. Belki de iyi bir anne olamadım ama seni hep sevdim.”

Uzun süre ekrana baktım. Cevap yazamadım. İçimde fırtınalar kopuyordu; affetmek kolay değildi ama annemi tamamen kaybetmekten de korkuyordum.

Kadınlar Günü geldiğinde babaannemle birlikte kahvaltı yaptık. Masada üç kişilik tabak hazırlamıştı; biri anneme aitti. “Belki gelir,” dedi umutla.
Saatler geçti, annem gelmedi ama ben ilk defa ona bir mesaj attım: “Anne, konuşmak ister misin?”

O an içimde bir huzur hissettim; belki de ilk adımı atmak gerekiyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan en çok sevdiklerine mi kırılır? Yoksa en çok onlardan mı korkar? Siz hiç annenizle böyle büyük bir kavga yaşadınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı?