On Gün Sonra: Boşalan Ev

Kapının kilidi hafifçe döndü, anahtarın çıkardığı o tanıdık ses yankılandı koridorda. Ayakkabılarımı çıkardım, çantamı yere bıraktım. “Emre?” diye seslendim, ama cevap gelmedi. O an, içimde bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim. Salona geçtim, televizyonun önünde her zamanki gibi dağınık duran Emre’nin terlikleri yoktu. Mutfakta onun kahve kupası, banyoda traş makinesi, yatak odasında gömlekleri… Hepsi gitmişti. Sanki biri, hayatımdan koca bir parçayı çekip almıştı.

Yatak odasının ortasında durdum. Dolabın kapısını açtım; Emre’nin yazlık tişörtleri, en sevdiği kot pantolonu, hatta annesinin ördüğü yün kazak bile yoktu. O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Dizlerimin bağı çözüldü, yatağın kenarına oturdum. “Bunu gerçekten yaptı… Beni terk etti,” dedim kendi kendime.

Telefonumu elime aldım, arama geçmişine baktım. Son aramalar: Emre, Emre, Emre… Hiçbirine cevap vermemişti. Mesajlarımda ise sadece mavi tikler vardı. Annemi aradım; “Anne, Emre yok… Eşyalarını toplamış gitmiş,” dedim titreyen bir sesle.

Annemin sesi telefonda endişeliydi: “Kızım, belki bir açıklaması vardır. Belki iş için bir yere gitmiştir.”

Ama biliyordum; bu bir kaçıştı. Son zamanlarda aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu. Emre işten geç geliyor, yüzüme bakmadan odasına kapanıyordu. Ben ise her akşam sofrayı iki kişilik kuruyor, umutla kapının açılmasını bekliyordum.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Tanıştığımız günü, Kadıköy’de yağmur altında yürüdüğümüz o ilk akşamı… O zamanlar her şey ne kadar kolaydı. Hayatımızda para sıkıntısı vardı ama mutluyduk. Sonra Emre’nin işinde sorunlar başladı; maaşlar gecikti, eve gergin dönmeye başladı. Ben de kendi işimde zorlanıyordum; patronum sürekli fazla mesai istiyor, eve yorgun dönüyordum.

Bir sabah kahvaltıda Emre’ye sordum: “Bir şey mi var? Bana anlatmak ister misin?”

Emre gözlerini kaçırdı: “Her şey yolunda Zeynep. Sadece biraz yorgunum.”

Ama biliyordum, bir şeyler yolunda değildi. O günlerde aramızda konuşmalar azaldı, sessizlik çoğaldı. Birbirimize yabancılaşmaya başladık.

On gün geçti; evde Emre’den hiçbir iz yoktu. İşe gitmek zorundaydım ama aklım hep evdeydi. Komşumuz Ayşe Abla kapımı çaldı bir gün:

“Kızım, iyi misin? Yüzün solgun, bir derdin mi var?”

Gözlerim doldu; anlatamadım. Sadece başımı salladım.

Akşamları yalnız yemek yemek, sabahları boş yatağa uyanmak… Her şey bana Emre’yi hatırlatıyordu. Bir gün cesaretimi topladım ve Emre’nin annesini aradım:

“Meral Teyze, Emre’ye ulaşamıyorum. Sizin haberiniz var mı?”

Kadıncağız telefonda ağlamaya başladı: “Oğlum bana da uğramadı Zeynep. Ne olduysa aranızda konuşun kızım… Erkek milleti bazen böyle saçma kararlar alır.”

O an anladım ki Emre sadece beni değil, herkesi geride bırakmıştı.

Bir hafta sonra posta kutusunda bir zarf buldum; Emre’nin el yazısıyla yazılmıştı:

“Zeynep,

Sana bu şekilde veda etmek istemezdim ama başka yol bulamadım. Kendimi kaybolmuş hissediyorum; ne seni ne de kendimi mutlu edebiliyorum artık. İstanbul’da boğuluyorum; işsizlik, borçlar ve hayallerimizin altında ezildim. Sana yük olmak istemedim. Belki bir gün yeniden karşılaşırız.

Kendine iyi bak.
Emre”

Mektubu okurken ellerim titredi. Öfke, hüzün ve çaresizlik birbirine karıştı içimde. “Neden konuşmadık? Neden birlikte mücadele etmedik?” diye haykırmak istedim.

O gece annem geldi yanımda kaldı. Bana sarıldı: “Kızım, hayat bazen böyle sınavlar verir. Güçlü olacaksın,” dedi.

Ama güçlü olmak kolay değildi. Herkesin gözünde güçlü Zeynep’tim ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir sabah işe giderken otobüste yanımdaki kadın telefonda ağlıyordu: “Kocam beni bırakıp gitmiş… Ne yapacağım şimdi?” dediğini duydum. O an yalnız olmadığımı fark ettim; bu şehirde kaç kadın benim gibi terk edilmişti kim bilir?

Günler geçtikçe evdeki sessizliğe alışmaya başladım. Kendi başıma kahvaltı hazırlamak, tek başıma film izlemek… Başta acı vericiydi ama zamanla kendi gücümü keşfetmeye başladım.

Bir akşam eski arkadaşım Elif aradı:

“Zeynep, dışarı çıkalım mı? Biraz kafanı dağıtırsın.”

İlk başta reddettim ama sonra kabul ettim. Moda’da bir kafede oturduk; Elif bana sarıldı:

“Bak Zeynep, hayat devam ediyor. Belki de bu senin için yeni bir başlangıçtır,” dedi.

O gece eve dönerken İstanbul’un ışıkları bana umut verdi. Belki de gerçekten yeni bir başlangıç yapabilirdim.

Ama hâlâ içimde cevapsız sorular vardı: Neden insanlar en sevdiklerini en sessiz şekilde terk eder? Neden konuşmak yerine kaçmayı seçeriz?

Şimdi evimde yalnız otururken düşünüyorum: Acaba siz olsaydınız ne yapardınız? Terk edilen mi olmak daha zor, yoksa terk eden mi? Sizce konuşmak mı iyileştirir insanı yoksa susmak mı?